Allak bullak olduğum anlardan biri; bilgisayarın başına en sevdiğim, en eski (tam 16 yıllık) arkadaşlarımdan birinin düğününden bahsetmek için oturmuştum. Büyük bir keyifle yediğimiz haltları anlatacaktım. Kötü bir haber aldım, çok kötü. İnsanı aciz kılan, korkutan türden, hani hepimizin bildiği türden. Yine de yazacağım işte, hayatın tüm boktanlığına inat, ölümden değil, düğünden bahsedeceğim. Hiçbir şey olmamış gibi. İnadına.
Cumartesi günü düğündeydik kız tarafı olarak, gördüğüm en güzel gelinin, Kızılım’ın düğününde. 16 yıllık üç dostumla beraber, dördüncünün medeni halini değiştirmesini kutladık. Damadı biraz dışladık, itiraf ediyorum, ama severiz eniştemizi de, kendine belli etmesek de. Uzun süredir bu kadar mutlu hissetmemiştim, bir önceki sanırım yine lise toplantısındaydı. (diğer sevgili dostlarım, kıskanmayınız sizi de seviyorum, bizim liseden mezun olamamış olmak sizin suçunuz sayılmaz hem)
Neyse efenim, gelelim gecenin bombasına… Kızılım ve tazecik eşi bir kısım medya içinde yer alan insanlar, dolayısıyla konukların epey bi kısmı, yok bilmem nerenin haber müdürü, yok bilmem nerenin genel yayın yönetmeni, olmadı muhabir, kameraman. Zaten ortalık kamera dolu, belli ki pazar günü ana haberdeyiz. Kanallar arası aşk tadında. Kızılım da zıp zıp zıplayacağımızı bildiği için salonun göbeğine oturtmuş bizi. İşte bu ahval ve şerait içinde evet dedi Kızılım. İlk danslarını yapmak üzere ayağa kalktılar, kalkar kalkmaz da sanki önünde sürü sepet mikrofon yokmuş gibi avazı çıktığı kadar “Doliiiiiii!!!!” diye bağırıp elindeki çiçeği fırlatıverdi. Tabii danslarını izleyelim falan hikaye oldu o dakika; çiçeği kaptığım için tebrikleri kabul ettim birkaç saniyeliğine ama, sağ olsun bir başka medyatik isim olan taze blogger Iris Persica'dan çiçeği korumak yegane görevimdi artık. Bütün salon çiçek yakalayışıma odaklanmıştı, muhtemelen ertesi gün tüm dünya ana haber bültenlerinden izleyecekti halimi.
Sıra gelin telinden mümkün olan en kısa parçayı almaktaydı. Hedefe kitlenmiştik Iris Persica ile. Ancak o da ne, Kızılım’ın güdümlü fırlatışına dayanamayan tel ve tül yumağı uçarken yer çekimine yenilmiş ve dünya tatlısı 3-4 yaşlarında bi kızın eline geçmişti. Kız elinde teller hoplaya zıplaya ordan oraya koşturuyordu. E malum, hareketli hedefi vurmak da zor. Medyanın diline belli ölçüde düşmüş olduğumdan (Allah kimseyi düşürmesin) ben kıza yaklaşmaya yeltenmedim bile. Iris Persica pusuya yattı, kızın telleri elinden düşürüp de fark etmediği bir anı kolladı, koşarak yerden kaptı… Ve… Telleri artık ele geçirmiştik! Tam paylaşmaya başlayacaktık ki ganimeti (ki bu ara 30 saniyeyi falan anca bulmuştur) Kız gelip telleri elimden çekiştirmeye başladı. Zor geçirmişiz zaten elimize, bacak kadar rakibe pabuç bırakır mıyım ben! Kız çekiyo ben çekiyorum, elim kesildi telden bi de üstüne üstlük. Mecbur bıraktım teli rakibe. Tam da sol başparmağımın ucu. Feci kanıyo, sağ elimle tutuyorum damlamasın diye, nafile, sandalyeler, Iris Persica’nın bacağı kan içinde. Bu arada kız çoktan ağlamaya başladı. Nasıl üzgün bi ifade yüzünde, ne diye yaptın sanki bunu dercesine, teller elinde ama yanımdan gitmiyor, bağıra bağıra ağlıyor. Ve en kötüsü bir eliyle beni göstererek ağlıyor! “Sus canım ağlama” -yok, (başım dik ama, savaşta her şey mübah), “hadi güzel kız, aman da aman” -yok. Hala bi el havada beni işaret ediyo. “Evladım hadi git başka yerde ağla” –yok. Dimdik durmuş kameraların önünde zırlayarak beni işaret ediyor. Döneyim bari arkamı da, bir şeyciklerden haberim yokmuş, kız öyle şuursuzca ağlıyormuş gibi yapayım bari dedim. Yok. Yok. Yok. Susmuyor.
Haberlerde alt yazı geçiyor, “Düğünde tel kapmak uğruna dünya tatlısı yavrucağın geleceğiyle nasıl oynandı. Az sonra…”, “27 yaşındaki avukatın saldırısına uğrayan minik A. D. hala şokta. A. D. psikolojik tedavi görecek mi? Az sonra…” Ardından ekrana zbammmm diye yapışan bir yazı. “Yaşından başından utanmadı! Çocukla çocuk oldu!”
Sonra ne oldu, telimi kaptım, uğruna kan dökerek de olsa, mebzul miktarda rakı ve üstüne cila mahiyetinde bira tükettikten sonra, kendimle, çiçeğimle ve telimle bir kez daha gurur duydum.
Geceye dair en son hatırladığım, saat üç sularında, bir arkadaşımın arabasında, ara sokaklarda dönerek bir ağızdan “Çağlara çağlara çağlara ses veriyor sesimiz, dağlara dağlara dağlara yükseliyor sesimiz” diye resmen böğürdüğümüzdü.
Ertesi gün haberleri izleyemedim. Tüh! Aksilik işte!
Çok şanslıyım ben ya, çok… Birlikte yaşlanmak istiyorum sizinle, hayatta olduğumuz sürece, biliyorum ki, beraber olacağız…
Cumartesi günü düğündeydik kız tarafı olarak, gördüğüm en güzel gelinin, Kızılım’ın düğününde. 16 yıllık üç dostumla beraber, dördüncünün medeni halini değiştirmesini kutladık. Damadı biraz dışladık, itiraf ediyorum, ama severiz eniştemizi de, kendine belli etmesek de. Uzun süredir bu kadar mutlu hissetmemiştim, bir önceki sanırım yine lise toplantısındaydı. (diğer sevgili dostlarım, kıskanmayınız sizi de seviyorum, bizim liseden mezun olamamış olmak sizin suçunuz sayılmaz hem)
Neyse efenim, gelelim gecenin bombasına… Kızılım ve tazecik eşi bir kısım medya içinde yer alan insanlar, dolayısıyla konukların epey bi kısmı, yok bilmem nerenin haber müdürü, yok bilmem nerenin genel yayın yönetmeni, olmadı muhabir, kameraman. Zaten ortalık kamera dolu, belli ki pazar günü ana haberdeyiz. Kanallar arası aşk tadında. Kızılım da zıp zıp zıplayacağımızı bildiği için salonun göbeğine oturtmuş bizi. İşte bu ahval ve şerait içinde evet dedi Kızılım. İlk danslarını yapmak üzere ayağa kalktılar, kalkar kalkmaz da sanki önünde sürü sepet mikrofon yokmuş gibi avazı çıktığı kadar “Doliiiiiii!!!!” diye bağırıp elindeki çiçeği fırlatıverdi. Tabii danslarını izleyelim falan hikaye oldu o dakika; çiçeği kaptığım için tebrikleri kabul ettim birkaç saniyeliğine ama, sağ olsun bir başka medyatik isim olan taze blogger Iris Persica'dan çiçeği korumak yegane görevimdi artık. Bütün salon çiçek yakalayışıma odaklanmıştı, muhtemelen ertesi gün tüm dünya ana haber bültenlerinden izleyecekti halimi.
Sıra gelin telinden mümkün olan en kısa parçayı almaktaydı. Hedefe kitlenmiştik Iris Persica ile. Ancak o da ne, Kızılım’ın güdümlü fırlatışına dayanamayan tel ve tül yumağı uçarken yer çekimine yenilmiş ve dünya tatlısı 3-4 yaşlarında bi kızın eline geçmişti. Kız elinde teller hoplaya zıplaya ordan oraya koşturuyordu. E malum, hareketli hedefi vurmak da zor. Medyanın diline belli ölçüde düşmüş olduğumdan (Allah kimseyi düşürmesin) ben kıza yaklaşmaya yeltenmedim bile. Iris Persica pusuya yattı, kızın telleri elinden düşürüp de fark etmediği bir anı kolladı, koşarak yerden kaptı… Ve… Telleri artık ele geçirmiştik! Tam paylaşmaya başlayacaktık ki ganimeti (ki bu ara 30 saniyeyi falan anca bulmuştur) Kız gelip telleri elimden çekiştirmeye başladı. Zor geçirmişiz zaten elimize, bacak kadar rakibe pabuç bırakır mıyım ben! Kız çekiyo ben çekiyorum, elim kesildi telden bi de üstüne üstlük. Mecbur bıraktım teli rakibe. Tam da sol başparmağımın ucu. Feci kanıyo, sağ elimle tutuyorum damlamasın diye, nafile, sandalyeler, Iris Persica’nın bacağı kan içinde. Bu arada kız çoktan ağlamaya başladı. Nasıl üzgün bi ifade yüzünde, ne diye yaptın sanki bunu dercesine, teller elinde ama yanımdan gitmiyor, bağıra bağıra ağlıyor. Ve en kötüsü bir eliyle beni göstererek ağlıyor! “Sus canım ağlama” -yok, (başım dik ama, savaşta her şey mübah), “hadi güzel kız, aman da aman” -yok. Hala bi el havada beni işaret ediyo. “Evladım hadi git başka yerde ağla” –yok. Dimdik durmuş kameraların önünde zırlayarak beni işaret ediyor. Döneyim bari arkamı da, bir şeyciklerden haberim yokmuş, kız öyle şuursuzca ağlıyormuş gibi yapayım bari dedim. Yok. Yok. Yok. Susmuyor.
Haberlerde alt yazı geçiyor, “Düğünde tel kapmak uğruna dünya tatlısı yavrucağın geleceğiyle nasıl oynandı. Az sonra…”, “27 yaşındaki avukatın saldırısına uğrayan minik A. D. hala şokta. A. D. psikolojik tedavi görecek mi? Az sonra…” Ardından ekrana zbammmm diye yapışan bir yazı. “Yaşından başından utanmadı! Çocukla çocuk oldu!”
Sonra ne oldu, telimi kaptım, uğruna kan dökerek de olsa, mebzul miktarda rakı ve üstüne cila mahiyetinde bira tükettikten sonra, kendimle, çiçeğimle ve telimle bir kez daha gurur duydum.
Geceye dair en son hatırladığım, saat üç sularında, bir arkadaşımın arabasında, ara sokaklarda dönerek bir ağızdan “Çağlara çağlara çağlara ses veriyor sesimiz, dağlara dağlara dağlara yükseliyor sesimiz” diye resmen böğürdüğümüzdü.
Ertesi gün haberleri izleyemedim. Tüh! Aksilik işte!
Çok şanslıyım ben ya, çok… Birlikte yaşlanmak istiyorum sizinle, hayatta olduğumuz sürece, biliyorum ki, beraber olacağız…
Amin amin :))
YanıtlaSilya ama ben merak ettim şu ölüm olayını kusura bakmayın ama...
YanıtlaSilgeceyi gerçekten çok güzel özetlemişsin güzelim. bir kez daha çok eğlendim. sadece gelin çiçeğinden kucağıma zıplayan gülleri unutmuşsun. bu da demek oluyor ki arkadaşlar ben de doli'den arta kalanlar izdivaç eyleyeceğim. hadi bakalım hayırlısı, beklemedeyim. :))
YanıtlaSilbu arada acı haberi ben de merak ettim... bi haber et bakiiim
Hala olacaktım da... Olamıyorum...
YanıtlaSilBebeğin bazı sorunları varmış, alacaklar. Yaşama şansı yokmuş.
çok geçmiş olsun,çok üzüldüm.
YanıtlaSilher şeyi hayra yormak lazım,değil mi? ne bileyim, belki o bebek doğacak,belki büyüyüp çok büyük sorunlar yaşayacak ya da yaşatacak falan filan işte.