kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 2

"Tam içinde yaşarken, hayatınızın bir hikaye olduğunu fark etmeniz, onu hakkıyla yaşamanıza yardımcı olabilir. Gerçi hayatınızın nasıl süreceğini veya nasıl biteceğini bildiğinizi düşünmeniz akıllıca olmaz. Bu ancak bittiğinde öğrenilebilecek bir şeydir.

Bitmiş bile olsa, bir başkasının hayatı bile olsa, hikayesini yüz kere duyduğum yüz yıl önce yaşamış birinin hayatı bile olsa, hikayeyi dinlerken, aslında nasıl biteceğini bilmiyormuşum gibi umuda ve korkuya kapılırım; böylece hikayeyi ben yaşarım, o da benim içimde yaşar. Bu ölümü kandırmanın benim bildiğim en iyi yolu. Ölüm, hikayeleri bitirdiğini zanneder. Hikayelerin onunla birlikte değil onun içinde bittiğini bir türlü anlayamaz."

Ursula'cığım, Kroeber'ciğim, Le Guin'ciğim, sevgili anneanneciğim, Marifetler'de demiş. Dizine kıvrılasım var, o anlatsın ben dinleyeyim. Öyle.

Pazartesi, Aralık 22

R. M. Rilke

Blogdaki 3. Rilke, benim gibi şiirsiz biri için oldukça yüksek bi sayı. Çevirisi sanıyorum Gülbahar Kültür'e ait.
İçime:
Lied (Du nur du)

Du, der ichs nicht sage, dass ich bei Nacht
weinend liege,
deren Wesen mich müde macht
wie eine Wiege.
Du, die mir nicht sagt, wenn sie wacht
meinetwillen:
wie, wenn wir diese Pracht
ohne zu stillen
in uns ertrügen?

Sieh dir die Liebenden an,
wenn erst das Bekennen begann,
wie bald sie lügen.

Du machst mich allein. Dich einzig kann ich vertauschen.
Eine Weile bist dus, dann wieder ist es das Rauschen,
oder es ist ein Duft ohne Rest.
Ach, in den Armen hab ich sie alle verloren,
du nur, du wirst immer wieder geboren:
weil ich niemals dich anhielt, halt ich dich fest.

Geceleri ağlayarak
Yattığımı söyleyemediğim sen,
Özü beni bir beşik kadar yoran.
Benim yüzümden uyumadığını
Bana söylemeyen sen:
Bu hasreti gidermezsek
Nice olur halimiz?

Sevenlere bir baksana,
İtiraf etmeye başlar başlamaz
Nasıl da yalan söylerler.

Sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim.
Bir süre sensin o, sonra yine uğultu
Ya da iz bırakmayan bir koku.
Ah, kaybettim hepsini kollarımda,
Bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
Sana hiçbir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.

Pazartesi, Kasım 17

Önce bir itiraf, Ece Temelkuran yeryüzünde kıskandığım tek insan! Bugüne kadar ne bir arkadaşımı, ne bir sevgilimi, ne de, ne bileyim, Nicole Kidman'ı kıskandım. Ama Ece Temelkuran'ın bakışını, birikimini ve uslubunu kıskanıyorum. Aynı eğitimi aldık da ben niye böyleyim! Okulla olmuyor bu işler işte!
Eski tarihli bir röportajını okudum az evvel. Aşkı anlatmış (bak işte okuyunca kelimesi kelimesine "budur" diyorum, ben öyle net ve güzel ifade edemiyorum.). Diyor ki,
"Özgür (Mumcu, eşi) benim kahramanım. Bu yani... Hala garip tınlıyor "eşim" deyince. Sanırım o bu hayatta bu kadar ışıklı kalabildiği için benim kahramanım. Olağanüstü bir zekası ve şiirli bir kavrayışı vardır. Ve evet, pek de yakışıklıdır kendisi. Ama sadece buna aşık olmuyorsun aslında. Birine, sendeki seni ortaya çıkarttığı için aşık oluyorsun. Sendeki hayatı yeniden başlattığı için. Uzun bir uykudan uyanmak gibi. O masallar doğru belki de. Uyuyan Güzel ya da canavarları öldüren prensler... Aslında hala canavarları öldüren adamlara aşık oluyoruz. Bir kadının her zaman korkuları vardır, canavarları. O canavarları alt ediyorsa bir adam hayatının içine giriyor ve orada kalıyor. Uyanıyorsun bir bakıma. Benim için öyle oldu. Aşk, sonsuz ve derin bir uyanıklık haliydi. ...
Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır. Ben o ilişkiyi Özgür’le yaşayabileceğimi gördüm. ...
Yanında kendim gibi olabileceğim bir adam gelecek mi? Geldi. Sevdiğin adamın ya da kadının sana yalan söylemesi kötüdür ama bence bir insanın kendine ihanet etmesi bundan daha beter bir şey. Onun bedelini ödemek çok daha zor. Kadınlar ya aldıkları eğitim, ya baba ya da anneden gördükleri yüzünden çoğu kez kendilerini kapatan adamları seçiyorlar. Sonra da hayatını o adama göre kurguluyor, kendini eksiltmek zorunda kalıyorlar. Çünkü kendin gibi olmana, rahat olmana izin veren adamlar, kıymetsiz bir kulüp gibi. Komedyen Groucho Marx’ın "Beni kabul eden kulübe neden girmek isteyeyim ki" sözünde olduğu gibi. Benim, asıl kıymetli olanın bana ben olmam için alan tanıyan adam olduğunu anlamam da zaman aldı tabii. İçinde kendi "evin" olan bir evlilik. Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan."

Çarşamba, Kasım 12

Yetiş ya Darwin, yetiş ya Lamarck

Bu yazı blogger erişime kapandığı için durduğu yerde eskidi:

Kiloyla defter satıldığını biliyorum da, kitap satıldığını görmemiştim (içerikleri aynı dolulukta(!) olduğundan olsa gerek.) 6 kilo 10 gramı 120 liraymış. Sanki istesem bedava vermeyecek harunum yahyam adnanım oktarım arım balım fosilim apolojistim avropayı sarsıp telaşlandıran darwini yerle bir eden türküm müslümanım gururum.

Bak şu linkleri vereceğim diye okurken bile hidayete eriyordum neredeyse, ama dogmatik bir şey olan müspet bilime inandığım için gözümü kapattım. Dur, dedim kendime. Yaratılışta bir mucize olduğuna ikna olmak üzeresin. Hemen aklını çalan bu şeytandan Darwinizm'e sığın. Yoksa cehennem ateşinde yanacaksın!

Bu aralar çok popüler bir kafir var, Richard Dawkins*. Kendisinden bahsetmek bu ve şu nedenle çok moda. Tanrı Yanılgısı'nı okumadım, tanrı idesiyle ilgili kafamda pek soru işareti yok, soru sormayı da mantıklı bulmuyorum.

O halde neden Dawkins'ten bahsettim, şöyle ki, tanrıyla değil ve fakat doğal bilimlerle, özellikle de biyoloji ile, evrim ve genetik yapı ile ilgiliyim. Bu ilgi temel bilgilerim ölçüsünde kısıtlı elbet, bir sosyal bilimcinin bilmediği öteki şeylere olan merakından ibaret, şu anda elimin altında olan kitap Stephen Jay Gould - Darwin ve Sonrası. Bundan önce ise bu kadar moda olduğunu bilmeksizin (şimdilerde baskısı bitmiş) Dawkins'in Gen Bencildir'ini okumuştum. Kendime başta olmak üzere, neden bilinmediğine, bilginin yaygınlaşmadığına şaşırarak Urey-Miller deneyini öğrendim bu kitaptan. Kitap elimin altında olmadığı için Dawkins'in anlaşılır bir şekilde bir paragrafta özetlediği deneyi buraya aktaramıyorum. Buradan buyuralım:
1953 yılında, bilim tarihinde dönüm noktası niteliği taşıyan bir deney düzeneği kurdular. Deneyde tarih öncesi yeryüzünün kimyasal yapısını yansıtan, aynı zamanda evrendeki en yaygın elementler olan metan, amonyak, hidrojen ve sudan oluşan bir atmosfer (ilk atmosfer) oluşturuldu. Karışıma elektriksel uyaranlar verilerek (yıldırımların etkisini görmek için) bir haftanın sonunda çeşitli kimyasal bileşenlerin oluşumu gözlendi. Toplam karbon miktarının yüzde 10-15'i organik bileşenlerin yapısına katılmıştı ve en önemlisi bu oranın yüzde 2'sini modern yaşam formlarının temel yapı taşlarından olan amino asitler (protein bileşenleri) oluşturuyordu. İlk gözlemlenen amino asit, yapısal olarak en basit olarak nitelenen alanin oldu. Karışım ortamına hidrojen sülfür verilmesiyle beraber yeni amino asitler -metiyonin ve sistein- üretilmiş oldu. Bu klasik deney, eksikleri ve göz ardı ettikleri bir yana, canlılığın cansız kimyadan kaynaklandığına işaret etmeye deneysel anlamda cesaret eden bir ilk oldu.
Urey-Miller deneyi birçok farklı şekilde tekrarlandı ve tepkimelerden her seferinde ürün alındı. Bugünkü protein yapılarında yer alan amino asitlerin hemen hepsi bu deneyler sonucunda sentezlenebilmiş, böylece biyogenez bulmacasının parçalarından biri çözüme kavuşmuş oldu: "Atmosferde uygun kimyasal bileşenler bulunduğu müddetçe yaşamın yapı taşlarının -amino asitlerin- prebiyotik materyallerden kaynağını alması mümkündür."
* "Banned in Turkey" bannerının utancı ile. Bu link, Adnan Oktar sayesinde http://www.richarddawkins.net adresine erişim neden engellendiğini yeterince açıklıyor sanırım. (Erişim engellerini aşmanın yollarını bildiğinizi varsayıyorum.)Justify Full

Salı, Nisan 1

Neden bahsettiğini bile bilmediğim bir blog üzerine

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söyleni
Bu "yazmak" garip bir iş, resim yapmak gibi biraz. Bir ev çiziyorsun mesela, ilkokulda çizdiklerimizden hani, bir kare içinde iki pencere, bir kapı, üstünde üçgen bir çatı. Ne görüyor o resme bakan, belki bir yuva, belki bir hapishane, belki bir üçgen, bir kare, 3 dikdörtgen.

Bir şeyler yazıyorsun, bir şeyler anlatıyorsun ama o yazılanlar okunduğu anda, hatta bazen okuyan ile yazan aynı kişi bile olsa, anlamlandırmak okuyana kalıyor. Yine eski konuşmuşluklardandır; "kuş" desem, sadece "kuş", o anda gözde ne canlanır, serçe mi, güvercin mi, kartal mı? Ya "masa", masa nedir? Yuvarlak bir yemek masası mı, ahşap dört ayak üstüne kurulu dikdörtgen basit bir yazı masası mı? Bunlar hadi yine somut şeyler, ya "aşk" desem, "ölüm" desem, "acı" desem, "renk" desem mesela? Ne anlaşılır, neyi çağırır beynimizdeki birikintinin içinden?

Bir şeyler yazıyorsun, birileri okuyor. İster "ciğerini bilsin" okuyan, ister hiç tanımasın seni. Boşluğa harf dizileri saçıyorsun sadece. Bu harfler kimi zaman anlamlı şekilde dizilmiş okuyan için - kendi anlamlandırdığı haliyle.

Sonra birileri tutuyor "blog" denen şeyi icat ediyor. Okuyanı, okuyup da anladığı hakkında yorum yapabiliyor. Bir duvar yıkılıyor. Bazen olmadık bir yerden yıkılıyor duvar, yazının temelini sarsıyor. Bazen de yazı, okuyanın duvarını yıkıyor. Düşündürüyor, ölüm ve dirim üstüne. Umut ve intihar üstüne. Ve birikintiden Camus'yü çağırıyor: "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir."

Yaşamın yaşanmaya değip değmediği hakkında karar vermek: Nefes alıp veren canlılar olarak hepimiz vermişiz bu kararı. Farkında olalım ya da olmayalım. "Yaşamaya değer" demişiz belli ki. İntihar vakıalarında her ne kadar tereddüt yarası denen, ölümcül kesiden başka kesiler, ekimozlar bulunsa da; kendini öldürmeye cesaret edip edememek bence bu söylemin dışında, gerçekten kararlı olan insan için, kararı beraberinde cesaretini de getirir sanki.

Bir de "umut" var. Yaşama sevincimizi kaybettiğimiz anlarda bile terketmemiş biz canlı'ları belli ki. En sadık yârimiz, canımızı bağışlayan umut.

Hamiş: Bu yazı Donna'ya yazılmıştır. Aslında ne demek istediğini bilmediğim halde, blogunda ahkamı boldan kese kese yorum yazdıktan sonra bir düşüncedir aldığı için yazılmıştır. (Yorumdan önce düşünülmeli bunlar, susulmalıydı tercihan. Bi' becerebilsem zaten, doli, o bildik "yırtık don doli" olmaktan kurtulacak.)
Açıklamaya gayret ettiğim üz're, yazının derdiyle bana düşündürdükleri arasında bağlantı yok. Donna'nın sıkıntısını bilmem, yazıdan anlayabildiğimden gayrı. Tüm bunlar yazının başlığındaki alıntıdan türedi:
"Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim." Sabahattin Ali.

Perşembe, Aralık 28

Ordan burdan... belki varoluştan...

Can yakan genç ölümlerden biri Camus'nünki. Anlatılana göre arabayla dönmek istememiş Paris'e, bilmem kim ikna etmiş onu öleceği yolculuğa çıkmaya, cebinden tren bileti çıkmış Albert'in.

Bugün onu oku, aklına bi şey gelsin, dön şunu oku, kaybol günümdeyim. Kafam çorbadan hallice.
"İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez." demiş Camus. Komünist Parti'den atılmadan hemen önce mi söylemiş acaba bunu, atıldıktan sonra mı bilemiyorum. İnsanın ne ise o olmayı reddeden tek varlık olduğunu ne zaman söylemiş acaba? Yaptığımız seçimlerin, seçimlerimizle özgürlüğe mahkum olmuş iradelerimizi, varoluşumuzun kafesimiz olduğunu ilk ne zaman düşünmüş peki? İlk o düşünmemiş ki, bu işin Kierkegaard'ı var, Nietzsche'si var değil yanıt. O ilk ne zaman düşünmüş?

Ben aslında başka şeyler demek için gelmiştim.
Diyecektim ki; iradelerimiz sakatlanmasın, ifsada uğramasın diye dogmalardan kaçtıkça; kendi dogmalarımızdan oluşturduğumuz evrenlerin tanrılarına dönüşüyoruz. Kendimizin tanrısı, kendimizin sorgulamayan müridi oluyoruz. İnsan kendine karşı adil olabilir mi, yoksa benim yaptığımı yapıp "akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını almış" mı der? Değişip dönüşüp evriliyoruz da her an, hangi an kendimiz olmaktan olmaktan çıkıp çizdiğimiz yolun ta kendisi oluyoruz? Kendimizi sorgulamaktan sıkılınca mı seçim yapmaktan, özgür iradeden vazgeçip "akışı" koşullara, hayata, olan'a bağlamaya başlıyoruz?
Cevaplarım vardı kendimce bunlara, Camus'yle başlayıp, onla bitirecektim, "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra, bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" diyecektim. Olmadı. Yokmuş hiçbir yanıtım. Bağlayamadım da zaten.

Cumartesi, Eylül 2

Yine Ursula.

"O gezegeninde beş bin yıldır savaş yaşanmamıştır," diye okudu, "ve Gethen'de hiç savaş olmamıştır." Gözlerini dinlendirmek amacıyla ve Tikuli'nin yiyeceklerini yuttuğu gibi kelimeleri lop lop yutmamak için kendisini yavaş okumaya alıştırmaya çalıştığından okumayı kesti.
"Hiç savaş olmamıştır."
Sözler bütün parlaklıklarıyla apaçık duruyorlardı karşısında, nihayetsiz, karanlık, yumuşak bir kuşku ile çevrelenmiş ve gitgide bu kuşku içine çökerlerken.

Nasıl bir dünya olurdu bu dünya? Gerçek dünya olurdu. Barış gerçek yaşamdı; çalışmaları ve öğrenmeleri için çocukların yetiştirildiği, çalışılan, öğrenilen bir yaşam. Çalışmayı, öğrenmeyi ve çocukları yutan savaş, gerçeğin inkarıydı. Ama benim halkım, diye düşündü kadın, sadece inkar etmesini biliyor. Yanlış kullanılmış gücün kara gölgesinde doğan bizler, barışı kendi dünyamızın dışına yerleştirmişiz: Rehber olan, ulaşılamayan nur. Bizim bütün bildiğimiz dövüşmek. İçimizden birinin yaşamı boyunca becerebildiği tek barış, savaşın devam ettiğini inkar etmek sadece;
gölgenin gölgesi, çifte inançsızlık.

*dahası,
Bağışlanmanın Dört Yolu -
Ursula K. Le Guin

Çarşamba, Nisan 26

bi kez daha...

..... Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı. .....

Ursula...

Pazartesi, Ekim 24

Kitaplarım

Devrimci Melankomik Gençler Birliği Murahhas Azası'ndan talimat geldi, daha önce anketleşme "görüngüsü"ne pek yanaşmamıştım, ama birliğin 8 no.lu üyesi olarak uslu uslu söz dinliyorum. En son aldığım kitap Ursula'cığımın Uçuştan Uçuşa'sı.

Kaç kitabım olduğunu bilmiyorum, ama asla yeterince çok değil. Hmmm, iki buçuk kitaplık odamda var, bir buçuk tane de büroda. Evdekiler oldukça dağınık son zamanlarda. Kitapçıya girince ancak kolumdan çekiştirilirsem çıkabiliyorum, bir elimle kolumun arasına destelediğim kitapları gözetmenlerim bir yandan yerlerine bırakıyor. Almayı okumaktan çok mu seviyorum ne!?

En son okuduğum kitaplar Uçuştan Uçuşa ve George Crowder'ın Klasik Anarşizm'i, ikisi de yarım kaldı, niyeyse hiç "başladım bu kitaba bitireyim bari" gazım olmadı. Çok severek okuyup da, son 3-5 sayfasını okumadan bıraktığım bi dolu kitap var (Aslında aynı anda başlayıp da bitirmediğim 4-5 kitap daha var, masamın üstünde sırasını bekleyen).

Beni en çok etkileyen kitaplar... Bilmem ki, çok var. Beğendiklerim diyelim; bir kere Albert Camus var, başlı başına. Tüm kitaplarını almış olmama rağmen, hepsini okumuyorum ki, aralarda zevk katsın (mazohist miyim ne?) Sürgün ve Krallık'taki Kocasını Aldatan Kadın'dan cidden çok etkilenmiştim. Michael Ende var sonracığıma, Özgürlük Hapishanesi ve Bitmeyecek Öykü kesinlikle okunmalı bence. Ursula K. LeGuin var yine, Mülksüzler, Yerdeniz "x"lemesi... Cem Akaş'ın 7'sini çok zevk alarak okumuştum. Çok çarpıcı bulduğum öyküler var, Korkunun Bütün Sesleri - Harlan Ellison, aynı adlı derlemede yer alan Maske - Stanislaw Lem. (Lem, bilimkurgu nasıl edebiyat olurmuş hasını gösteriyor.) Başka.... Milan Kundera'nın Şaka'sı ve Hermann Hesse'nin Bozkır Kurdu da yarımtılarım arasında, başka da aklıma gelmiyor şimdi.

Salı, Eylül 6

itiraf.com

Bugün konumuz hırsızlık: Sabah - evden çıkarken anahtarı kapının arkasında takılı unutup fellik fellik çilingir arayarak başladım güne. Çilingir kardeş, çelik gibidir sandığım kapıyı tek bir çubuğun yumuşak hareketiyle bir kaç saniye içinde açıverdi. Tedirgin edici. Her ne kadar geçici yalnızlığımın son demlerinde olsam da tedirgin edici.
Öğleden sonra - bi önceki posta konu 16lık hırsıza savunma hazırladım, mümkün olduğunca lehine olacak şekilde, inanmadan.
Akşam - ortalıktaki dağılmış kitap yığınlarımı kurcaladım biraz. (bu pek nadir olur aslında, ben de her yanı darmadağın olan, ama kitapları özenle türlerine göre ayıran ve hatta itiraf ediyorum aynı yazara ait olanlar da kendi içinde alfebetik sırada duran patetik yaratıklardan biriyim) Cem Akaş'ı pek severim ben, İse'yi, 7'yi ve bi kaç hikayesini daha, bölük pörçük de olsa evire çevire kaç sefer okumuşumdur. İse'yi aldım yine elime. Aşka, yalana dair düşünceler akıp geçiyor, atlaya atlaya 65'e geliyorum (bende ki baskıda-iftiharla sunarım, ilk baskısıdır "ise-nadüz yazılar"dır. henüz "ise, ki değil" olmamıştır.) "siz kimin kitaplığından çalıyorsunuz?" diye soruyor ulu bilge, kendi çalma macerelarını aşama aşama anlatıyor.
Gece - gecenin karanlığı hesap kitap için uygun fon. Ben de çaldım "ergenlikte", Cem Akaş kadar sık da yapmadım bunu üstelik. Orta sondayken kaset çalmıştım. Led Zeppelin, Four Symbols. Kırılmıştı sonra, bende aynı dükkana gidip satın almıştım. İkincisinde yine aynı dükkan, Therapy yeni türemişti, parama kıyacak kadar istemiyordum o albümü. Adını da hatırlayamadım zaten. Nurse'lü falan bi şeylerdi. Sonra epey ara verdim kariyerime. Ta ki lise ikideyken o devasa kitap fuarına gidene kadar. Aziz Nesin'in de imza günüydü. Niyeyse ben bi arkadaşım için kuyruğa girdiğim halde kitap imzalatmamıştım. Standlar arasında dolaşırken mevcut tüm harçlığımı tüketmiş, torbanın geri kalanını doldurmaya yine de devam etmiştim. O kadar heyecanlanmıştım ki hala liste tek tek aklımda. Bi de seçici çalıcıydım üstelik. Nietzsche - Ecce Homo, Kerouac - Zen Kaçıkları, Camus - Caligula, Jonas, Düşüş, Büyüyen Taş (Camus torpilli tabii), Sartre - Duvar, Goethe - Faust. Lise iki... Büyüyünce "aydın" olmak falan gibi bi kaygım mı varmış ne!? Aptallık işte... Çaldıklarımın hep ince kitaplar olmasından da belli zaten. Harçlığımı Can Yayınlarından kazıklanarak tüketip, gidip Abidik Yayınevinden çalmışım. Gülün Adı'na kim bilir kaç para yatırmıştım. Çantam gülle gibi olmuştu, hala çok net hatırlıyorum. Son çalışımdı o. Yeterince çalmıştım. Altıma edecek kadar da korkmuştum.
Çalmayı marifet saymadım, heyecanına yenildim belki sadece. Cem Akaş da benzer şeyler söylüyor, ben asla kimsenin emeğinden çalmadım, küçük esnaftan çalmadım, ya da hesabı oranın zavallı çalışanın cebinden çıkacağı belli olan yerden çalmadım. (Fuarda da öyle olmuştur umarım) Bakkal bana 10 YKrş fazla verse, döner geri veririm. Ama şimdi düşünüyorum da, keşke can yayınlarından, doğandan, ykyden falan çalsaymışım. Öfff... Amma okkalı itiraf metni oldu bu da.

Çarşamba, Haziran 8




Albert Camus

Lise ikiye geçtiğim yaz okumuştum Yabancı'yı ilk. Okulda da o dönem Fransızca bölümündekiler derste Yabancı'yı inceliyor. Nasıl özenmiştim orijinalinden okumaya. O zamanlardan beri yasını tutarım, hep çok üzülmüşümdür daha gencecikken trafik kazasında ölmesine. Çok kısa sürede piyasada ne kadar kitabı varsa almış olmama rağmen, bitmesin diye kıyıp da okumadım hala hepsini. Aralara serpiştirip ödüllendiriyorum kendimi. Geçenlerde "Kocasını Aldatan Kadın"ı okudum tekrar. Okudukça yazasım geliyor onun gibi, ama ne mümkün! Bir ara denk gelirse o öyküyü buraya özetlemek istiyorum. Hazır tadı damağımda...

Çarşamba, Mart 23

J R R

... all that is gold does not glitter, not all those who wander are lost...