"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayarak çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı."
Albert Camus - Sisyphos Söyleni
Bu "yazmak" garip bir iş, resim yapmak gibi biraz. Bir ev çiziyorsun mesela, ilkokulda çizdiklerimizden hani, bir kare içinde iki pencere, bir kapı, üstünde üçgen bir çatı. Ne görüyor o resme bakan, belki bir yuva, belki bir hapishane, belki bir üçgen, bir kare, 3 dikdörtgen.
Bir şeyler yazıyorsun, bir şeyler anlatıyorsun ama o yazılanlar okunduğu anda, hatta bazen okuyan ile yazan aynı kişi bile olsa, anlamlandırmak okuyana kalıyor. Yine eski konuşmuşluklardandır; "kuş" desem, sadece "kuş", o anda gözde ne canlanır, serçe mi, güvercin mi, kartal mı? Ya "masa", masa nedir? Yuvarlak bir yemek masası mı, ahşap dört ayak üstüne kurulu dikdörtgen basit bir yazı masası mı? Bunlar hadi yine somut şeyler, ya "aşk" desem, "ölüm" desem, "acı" desem, "renk" desem mesela? Ne anlaşılır, neyi çağırır beynimizdeki birikintinin içinden?
Bir şeyler yazıyorsun, birileri okuyor. İster "ciğerini bilsin" okuyan, ister hiç tanımasın seni. Boşluğa harf dizileri saçıyorsun sadece. Bu harfler kimi zaman anlamlı şekilde dizilmiş okuyan için - kendi anlamlandırdığı haliyle.
Sonra birileri tutuyor "blog" denen şeyi icat ediyor. Okuyanı, okuyup da anladığı hakkında yorum yapabiliyor. Bir duvar yıkılıyor. Bazen olmadık bir yerden yıkılıyor duvar, yazının temelini sarsıyor. Bazen de yazı, okuyanın duvarını yıkıyor. Düşündürüyor, ölüm ve dirim üstüne. Umut ve intihar üstüne. Ve birikintiden Camus'yü çağırıyor: "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir."
Yaşamın yaşanmaya değip değmediği hakkında karar vermek: Nefes alıp veren canlılar olarak hepimiz vermişiz bu kararı. Farkında olalım ya da olmayalım. "Yaşamaya değer" demişiz belli ki. İntihar vakıalarında her ne kadar tereddüt yarası denen, ölümcül kesiden başka kesiler, ekimozlar bulunsa da; kendini öldürmeye cesaret edip edememek bence bu söylemin dışında, gerçekten kararlı olan insan için, kararı beraberinde cesaretini de getirir sanki.
Bir de "umut" var. Yaşama sevincimizi kaybettiğimiz anlarda bile terketmemiş biz canlı'ları belli ki. En sadık yârimiz, canımızı bağışlayan umut.
Hamiş: Bu yazı
Donna'ya yazılmıştır. Aslında ne demek istediğini bilmediğim halde, blogunda ahkamı boldan kese kese yorum yazdıktan sonra bir düşüncedir aldığı için yazılmıştır. (Yorumdan önce düşünülmeli bunlar, susulmalıydı tercihan. Bi' becerebilsem zaten, doli, o bildik "yırtık don doli" olmaktan kurtulacak.)
Açıklamaya gayret ettiğim üz're, yazının derdiyle bana düşündürdükleri arasında bağlantı yok. Donna'nın sıkıntısını bilmem, yazıdan anlayabildiğimden gayrı.
Tüm bunlar yazının başlığındaki alıntıdan türedi:
"Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim." Sabahattin Ali.