Bir menstruel siklustan diğerine, koşarcasına akıyor hayat. Bi bakıyosun geçivermiş zaman. Wanga dedi geçen gün "5 gün boyunca kanayan ama ölmeyen bir şeye güvenmem." Hakket ya zerrece güvenim kalmadı kendime. Arada bi olur böyle, sancı, kramp, kıvran dur. İşe gitmedim dün. Film izlemeye verdim kendimi (ertesi gün de eleştirmenliğe verecekmişim meğer). Bi gün önce, yıllardır izlememiştim, Pink'in ibret verici yaşam öyküsünden kesitler: The Wall, bir Alan Parker şeysi. Büyüksün Roger Ağabeyciğim.
Üstüne Babel, izlememiştim vaktinde. Bir Iñárritu şeysi (copy paste yaptım tabii ki, o karakterler bende ne arar), Brad Pitt'in de bi gün kır saçlı olabileceğini anlatan, Amores Perros'un yanına yanaşamayacak, senaryo-kurgu cana gelse Japonya öyküsünü kuvvetli öksürük eşliğinde 21 Gram tüküreceği bi film.
Kesmedi, Kiss Kiss Bang Bang'e geçtim. Çok methini duymuş idim, az demişler. Bir Shane Black şeysi, o kim bilmiyorum. Ama iyi bi şey. Sancı mancı kalmadı. Ölçütüm şu: Tek başınayken kahkaha attırtan film. Robert Downey Jr.'ın cesede işediği sahnede camlar sallandı herhalde kahkaha sesinden. Gay Perry, Val Kilmer'lı.
(O başlık boşa değil, hakikaten duramadım)
Geçtim Elizabeth'e, maksat Golden Age'e de geçebilmek. Cd yamuk yaptı, başı fena değildi. Yamukla ilgilenmedim, Kiss Kiss pamuk yapmıştı zira beni, inada bindirmeyip geçtim Closer'a.
Closer aslında bir tiyatro şeysi. Angels in America ile aynı fırından çıktığını bilsem bulaşmazdım o pamuk halimle. Oldu bi kere. Geniş meşrepli (mezhebi geniş?) dört kişinin hikayesi. İnsanı sinirlendiriyor ara ara. Tamam, cidden diyaloglar insanın iç sesinin merakına ve dürüstlüğüne sahip (bazı insanların). Ama bencillik böyle bir şeymiş işte. Herkes bencil olunca Closer oluyo. Bok mutlu olursunuz siz. Asabımı bozdu film. İyi miydi, kötü müydü bilemiyorum. Julia Roberts hariç, oyunculuk çok başarılıydı. Özellikle Clive Owen (ki Sin City'e rağmen pek sevmem adamı) ve Natalie Portman.
Saat de oldu 10 bu sırada. Günü Closer'la kapatamazdım. Riske atmayıp önceden izlediğim "garantili" bir filmle kapadım günü. High Fidelity. John Cusack. Closer'ın aksine dürüst değil bu film. Yani daha hayat gibi. Neyin aslında ne olduğu, tıpkı hayat gibi sonradan çıkıyor ortaya, neyin kırılıp döküldüğünü ancak toz duman çekilince görüyor filmde insanlar. Çıkan sonuç, seviyorsanız, sevdiğiniz ve sevildiğiniz anda da seviniz.
O halde;
Üstüne Babel, izlememiştim vaktinde. Bir Iñárritu şeysi (copy paste yaptım tabii ki, o karakterler bende ne arar), Brad Pitt'in de bi gün kır saçlı olabileceğini anlatan, Amores Perros'un yanına yanaşamayacak, senaryo-kurgu cana gelse Japonya öyküsünü kuvvetli öksürük eşliğinde 21 Gram tüküreceği bi film.
Kesmedi, Kiss Kiss Bang Bang'e geçtim. Çok methini duymuş idim, az demişler. Bir Shane Black şeysi, o kim bilmiyorum. Ama iyi bi şey. Sancı mancı kalmadı. Ölçütüm şu: Tek başınayken kahkaha attırtan film. Robert Downey Jr.'ın cesede işediği sahnede camlar sallandı herhalde kahkaha sesinden. Gay Perry, Val Kilmer'lı.
(O başlık boşa değil, hakikaten duramadım)
Geçtim Elizabeth'e, maksat Golden Age'e de geçebilmek. Cd yamuk yaptı, başı fena değildi. Yamukla ilgilenmedim, Kiss Kiss pamuk yapmıştı zira beni, inada bindirmeyip geçtim Closer'a.
Closer aslında bir tiyatro şeysi. Angels in America ile aynı fırından çıktığını bilsem bulaşmazdım o pamuk halimle. Oldu bi kere. Geniş meşrepli (mezhebi geniş?) dört kişinin hikayesi. İnsanı sinirlendiriyor ara ara. Tamam, cidden diyaloglar insanın iç sesinin merakına ve dürüstlüğüne sahip (bazı insanların). Ama bencillik böyle bir şeymiş işte. Herkes bencil olunca Closer oluyo. Bok mutlu olursunuz siz. Asabımı bozdu film. İyi miydi, kötü müydü bilemiyorum. Julia Roberts hariç, oyunculuk çok başarılıydı. Özellikle Clive Owen (ki Sin City'e rağmen pek sevmem adamı) ve Natalie Portman.
Saat de oldu 10 bu sırada. Günü Closer'la kapatamazdım. Riske atmayıp önceden izlediğim "garantili" bir filmle kapadım günü. High Fidelity. John Cusack. Closer'ın aksine dürüst değil bu film. Yani daha hayat gibi. Neyin aslında ne olduğu, tıpkı hayat gibi sonradan çıkıyor ortaya, neyin kırılıp döküldüğünü ancak toz duman çekilince görüyor filmde insanlar. Çıkan sonuç, seviyorsanız, sevdiğiniz ve sevildiğiniz anda da seviniz.
O halde;
Rob : Top five things I miss about Laura. One; sense of humor. Very dry, but it can also be warm and forgiving. And she's got one of the best all time laughs in the history of all time laughs, she laughs with her entire body. Two; she's got character. Or at least she had character before the Ian nightmare. She's loyal and honest, and she doesn't even take it out on people when she's having a bad day. That's character.Seni seviyorum.
[holds up three fingers]
Rob : Three;
[long pause, hesitantly]
Rob : I miss her smell, and the way she tastes. It's a mystery of human chemistry and I don't understand it, some people, as far as their senses are concerned, just feel like home.
[shakes his head, recollecting, then looks back and lip synchs 'four' while holds up four fingers]
Rob : I really dig how she walks around. It's like she doesn't care how she looks or what she projects and it's not that she doesn't care it's just, she's not affected I guess, and that gives her grace. And five; she does this thing in bed when she can't get to sleep, she kinda half moans and then rubs her feet together an equal number of times... it just kills me. Believe me, I mean, I could do a top five things about her that drive me crazy but it's just your garden variety women you know, schizo stuff and that's the kind of thing that got me here.
1. yeni template'ınız hayırlı olsun.
YanıtlaSil2. saydıgınız filmlerin neredeyse hepsini izleyeceğim bir hafta diledim kendime az evvel. yorum tokuşturucaz gibi bi hal oldu ziyadesiyle. hoş, güzel.
wykka, hoşgeldiniz. teşekkür ederim. kasınca 1 güne bilemediniz 1,5 güne sığışır :) uykudan feragat şart tabii.
YanıtlaSilsizin son blogunuzu görünce güldüm, gerçi oraya da yazdım ama, aynı canavardan kaçmış sanırım içimize :)
Hmm, Babel ve Closer'i izledim. Closer'a taptim (Natalie ile Jude Law Londra'nin Kirmizi otobuslerinin birinin ust katinda konusurlar ya, hani Natalie Jude'un gozlugunu cikartip huh'layarak temizler, niye orda bana biseyler olur ki?), Babel'e burun kivirmistim (kesisen hayatlar tamam anladik ee?).
YanıtlaSilThe Wall, Kiss Kiss ve High Fidelity siraya girdi simdi...Her gununuz boyle bol sinemali kultur aksiyonlu gecsin.
qm, geçemiyor her gün öyle malesef, arada gaza geliyorum anca.
YanıtlaSilcloser'ın üstünden 2 gün geçti, hala bilemiyorum beğendim mi beğenmedim mi. film olarak değil de, anlatmak istediğini yani. aman aman evlerden ırak. :)
şu hayat kesiştirme işi - ilk manolya'yı izlemiştim, izlemediysen esaslı önerim o. ondaki örgü çok daha incelikli. ikinci kesiştirmeli izlediğim ise amores perros, onu da beğenmiştim. sanırım sonradan çivisini çıkardırlar babel de olduğu gibi. bi de galiba trafik var kesişimli, ama onu izleyemedim bi türlü.
manolya, bak yine canım çekti. olsa da izlesem.