Akıp geçiyor hayat. Arkasına bakmadan, benliğimden kaçarcasına koşuyor soluklanmadan. Yetişemiyorum peşinden. Koşsun gitsin, nereye varacaksa varsın, bıraktım peşini. Çekildim bir kenara, bakıyorum ardında bıraktığı izlere. Beni yanına almayı unuttuğunu farkedip döner mi dersiniz bir süre sonra?
Hayatımı hep "rasyonaliteler" üstüne kurmaya çalıştım. Bir gereklilik olarak gördüm bunu belki de... Yüreğim ve aklım çeliştiğinde hep aklı seçtim. İstisnasız... Hep... Hata mıydı bu? Bilmem, belki... Ama hiçbir büyük pişmanlık yok ardımda. Sanırım bununla da gurur duyuyorum.
Özlem? Bir sürü... Özlemeyi engellemenin bir yolu yok sanırım. Yitip giden "eskimiş" sevgiliyi, ilk kez aşık olmayı, kırılan bir oyuncağı, çok sevdiğim bir kitabı ilk okuyuşumun heyacanını, uzaklardaki annemi, eski bir dostu, altıma işeyecek kadar gülmeyi, tüm yaşanmışlıkları... Ve düşlemek elde kalan tek şans belki de, düşün sıcağına sarılıp uyumayı düşlemek. Gözlemeyi bırakıp hayatı, düşlemeye başlamak. Düşünmeden düşlemek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder