Perşembe, Mayıs 11

Lacuna

Yok musun? Var mısın? Neredesin? Zıt mısın, yoksa tümleyen mi? Ged mi, gölge mi? Lacunammışsın. Eksiğini çektiğim. Derinmiş anlamı lacunanın, kemikteki boşlukmuş, kanundaki boşlukmuş, yazıdan çıkarılan sözcükmüş. İnceden anlam kaymalı. Etim, kemiğim, kanım. Yüreğim ve aklım.
"Ged beni hep "öteki"lerle barışmaya zorluyor. Gölgemle, ölümle, kadınla. O zaman da işler ters gittiğinde suçlayacak kimsem kalmıyor giderek. Ama galiba işler ters gitmesin diye gerçekten çabalamamın tek yolu da bu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda kabahati üstüne atacak birileri varsa, durumu düzeltmeye pek çalışmaz insan. Yalnızca yargılar, mahkûm eder sonra da müthiş bir vicdan rahatlığı içinde keyfine bakar. Ama her "öteki" aslında "ben" isem, yalnızca yargıç, savcı ve cellat olmakla yetinemiyorum; kurban da oluyorum aynı zamanda. O zaman tek şansım hayatımı aralıksız bir duruşmalar dizisi olmaktan çıkarmaya çalışmak; yaşamak yani."
Lacunam bedenimde değil belki de, orada bir yerlerde. Artık ulaşamadığım bir yerlerde. Anladığım, anlayanım. Öteki'nden uzak, öte'sinden uzak, elim kolum bağlı. Dostu, kandaşı, canından canı.
"Ben sensin. Ya da sen benim. Değilse başka nedir bilmiyorum." Ötesinde sözüm yok. Lacunayı dolduran keskin bir rahatsızlık sızısı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder