Eskişehir'in bir ilçesinde duruşmam vardı. Büyük şehrin küçük, telaşeli, sıkışmış, eciş bücüş insanları olarak son sürat yol katederken biraz gecikeceğimizi farkettik.
Bir dakika, önce ufak bir açıklama: Büyük şehrin büyük adliyesindeki onlarca mahkemenin yüz küsür hakimi, duruşmaya geç kalan tarafı beklemez. Kaldı ki geciken avukatsa, alt tarafı avukattır, yargının üvey evladıdır nihayetinde. Onun işi, mesaisini adliye koridorlarında bekleyerek geçirmektir. Ancak gidip haber verir, ayak üstü mübaşirle, karşı tarafın avukatıyla anlaşmayı başarırsan, rica minnet sıranı arkaya bırakırlar. Ankara Adliyesi boyutlarında bir adliye bildiğim kadarıyla yok. (İstanbul dahil, orada adliyeler ilçelere dağıldığı için ulaşımdan kaynaklı sorun oluyordur o ayrı.) Tüm şehrin yükü tek binada, merkezi yönetimin başkentinde adliyede de merkezden yönetim var. Peşpeşe bir kaç duruşmam olduğunda tüm vaktim bir bloktan diğerine koşarak, o kattan bu kata tırmanarak (asansörlerde asla yer yoktur) geçiyor. Bir arkadaşa denk gelip, beklet ya da sen gir, diyemedikçe kesin duruşma kaçıyor.
Ne diyordum... ilçe. Dava ilçe belediyesini de ilgilendiren bir dava. Gecikeceğimiz belli olunca mahkeme kalemine telefon ettim. Hayret, memur dediğimi dinliyor, üstüne bir de cevap veriyor. Gayet sakin, geçiştirmiyor da. Yanındaki birine sesleniyor "Ankara'dan avukat geliyormuş, gecikecekmiş. Başkan'a haber verin beklesin." Nasıl yani? Başkan? Belediye başkanı mı? Beni mi bekleyecek, işi gücü vardır? Değildir herhalde, lakap falan olsa gerek.
15 dakika kadar gecikmeyle vardık. Adliye girişinde poliklinik muayene saatleri yazıyor. Sağda kısa bir koridor, "ceza mahkemesi duruşma salonu", "asliye hukuk kalemi" tabelalar bu kadar. Konuştuğum memuru ararken diğer memurlar birbirine sesleniyor "Ankara'dan avukat geldiii!", "Başkan'a haber verin çabuk gelsin." Hayda, n'oluyoruz ayol!
Başkan bildiğimiz belediye başkanıymış gerçekten de. Üstelik nereye gitmiş biz gecikince, parka!
Duruşma salonuna alıyorlar, hakim çayını içip yarım ekmeğe kaşarlı tostunu yedikten sonra geliyor. Hiç kimsenin zerrece acelesi yok. Çok "large"lar. Bizden önce 2-3 dosya var. Yanımda yaşlıca ton ton bir adam oturuyor. Sıramız gelince kalkıyorum, o da kalkıyor. Yanımda sakin sakin sırasını bekleyen Başkan'mış meğer. Burada belediyenin davası olacak da, avukatları olmayacak, başkan bizzat gelecek, hakim başkanı "sıradan vatandaş" gibi bekletecek, başkan duruşma bitince kapıyı tutup elimi sıkmak için bekleyecek... Hakim kibar, uzun uzun ifade alıyor, "Size nasıl uygunsa duruşma tarihini saatini belirleyelim" diyor...
Bir kaç kez daha "Hayda n'oluyoruz ayol!" Ne güzelmiş taşra adliyesi, biz ne demeye bu koşturmacanın içinde boğuluyoruz ki. Oldu olacak satalım ruhları şeytana rahat edelim!
Yolda her yerde hızlı tren tabelası vardı, kendisi olmasa da. Bu vesileyle,
Ve yanında partneri,
Bir dakika, önce ufak bir açıklama: Büyük şehrin büyük adliyesindeki onlarca mahkemenin yüz küsür hakimi, duruşmaya geç kalan tarafı beklemez. Kaldı ki geciken avukatsa, alt tarafı avukattır, yargının üvey evladıdır nihayetinde. Onun işi, mesaisini adliye koridorlarında bekleyerek geçirmektir. Ancak gidip haber verir, ayak üstü mübaşirle, karşı tarafın avukatıyla anlaşmayı başarırsan, rica minnet sıranı arkaya bırakırlar. Ankara Adliyesi boyutlarında bir adliye bildiğim kadarıyla yok. (İstanbul dahil, orada adliyeler ilçelere dağıldığı için ulaşımdan kaynaklı sorun oluyordur o ayrı.) Tüm şehrin yükü tek binada, merkezi yönetimin başkentinde adliyede de merkezden yönetim var. Peşpeşe bir kaç duruşmam olduğunda tüm vaktim bir bloktan diğerine koşarak, o kattan bu kata tırmanarak (asansörlerde asla yer yoktur) geçiyor. Bir arkadaşa denk gelip, beklet ya da sen gir, diyemedikçe kesin duruşma kaçıyor.
Ne diyordum... ilçe. Dava ilçe belediyesini de ilgilendiren bir dava. Gecikeceğimiz belli olunca mahkeme kalemine telefon ettim. Hayret, memur dediğimi dinliyor, üstüne bir de cevap veriyor. Gayet sakin, geçiştirmiyor da. Yanındaki birine sesleniyor "Ankara'dan avukat geliyormuş, gecikecekmiş. Başkan'a haber verin beklesin." Nasıl yani? Başkan? Belediye başkanı mı? Beni mi bekleyecek, işi gücü vardır? Değildir herhalde, lakap falan olsa gerek.
15 dakika kadar gecikmeyle vardık. Adliye girişinde poliklinik muayene saatleri yazıyor. Sağda kısa bir koridor, "ceza mahkemesi duruşma salonu", "asliye hukuk kalemi" tabelalar bu kadar. Konuştuğum memuru ararken diğer memurlar birbirine sesleniyor "Ankara'dan avukat geldiii!", "Başkan'a haber verin çabuk gelsin." Hayda, n'oluyoruz ayol!
Başkan bildiğimiz belediye başkanıymış gerçekten de. Üstelik nereye gitmiş biz gecikince, parka!
Duruşma salonuna alıyorlar, hakim çayını içip yarım ekmeğe kaşarlı tostunu yedikten sonra geliyor. Hiç kimsenin zerrece acelesi yok. Çok "large"lar. Bizden önce 2-3 dosya var. Yanımda yaşlıca ton ton bir adam oturuyor. Sıramız gelince kalkıyorum, o da kalkıyor. Yanımda sakin sakin sırasını bekleyen Başkan'mış meğer. Burada belediyenin davası olacak da, avukatları olmayacak, başkan bizzat gelecek, hakim başkanı "sıradan vatandaş" gibi bekletecek, başkan duruşma bitince kapıyı tutup elimi sıkmak için bekleyecek... Hakim kibar, uzun uzun ifade alıyor, "Size nasıl uygunsa duruşma tarihini saatini belirleyelim" diyor...
Bir kaç kez daha "Hayda n'oluyoruz ayol!" Ne güzelmiş taşra adliyesi, biz ne demeye bu koşturmacanın içinde boğuluyoruz ki. Oldu olacak satalım ruhları şeytana rahat edelim!
Yolda her yerde hızlı tren tabelası vardı, kendisi olmasa da. Bu vesileyle,
Boris Kovač & Ladaaba Orchest - Orient Express
Boris Kovač & Ladaaba Orchest - Begin-ing
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder