Doli Karadeniz'den bildiriyor (aslında dün akşam döndü çaktırmıyor):
Sen otuz yıl Karadeniz namına bi akça kocaynan zongul dayıyı gör, sonra tut bir ay dolmadan iki kez Karadeniz. İkincisi iş için, demek ki neymiş, dolaylı gönderme yapıyoruz, iş değiştirdim evet. Serbestmiş gibi yapan avukatımsı danışmanımsı bişe. Geçelim şimdi bunu, duruşmaya gittim; Kastamonu'nun deniz kenarında minik bir şeysi, ilçesi. Hakikaten miniminikmiş, işlevi de şüpheli. Yanıma fotoğraf makinesi almayı unuttuğum için çok hayıflandım, yolda Anadolu'nun yüce bir dağı olan Ilgaz süper pozlar vermişti, Karadeniz'in çırpındığına değil çırpınmak şaplak attığına şahit olmuştum nihayet. Ahanda fotoğraflar, ahanda Küre Dağları diyip kolaya kaçamıyorum. Ki zaten bu abuk girişle başlayan yazıda mevzu gezi değil, Hacı Adem'dir.
Bugüne kadar özellikle mesleki arıza olarak etiketlediğim hemen hemen hiçbir yazıda kişilerin gerçek isimlerini kullanmadım. Amma Hacı Adem hakikaten Hacı Adem hani, adını gugıllayacağını da sanmam, tanıyanı çıkacağını da.
Hacı Adem'e, süper şoförümüzün "Şu dayıyı alalım mı?" sorusuna olur vermem sayesinde nail olduk. (Süper şoförün bahsi ayrıca geçecektir. Kendime hatırlatma notu: "Teksaslı Özcan") Hacı Adem, Küre Dağı üzerinde otostop çekmekte idi. Kastamonu'ya gidecekmiş, e geç otur, yolumuzun üstü. Arabaya biner binmez dua etmeye başladı, yüzüne zaman zaman garip kaçan bir gülümseme yapışıktı. Kendisinden yaklaşık 30 yaş daha genç olan şoföre "abi" diyen duakar "dayı", meraklı, dua eden, geveze, dua eden ve yaşının da payıyla olsa gerek, kafası hayli karışık biriydi. Bir takım diş sorunlarına şivesi eklendiğinden, üstelik de rakım değişikliği yüzünden kulağım tıkandığından anlattıklarının çoğunu çok istememe rağmen anlayamadım.
Öncelikle neyiz, kimiz, ne münasebetimiz var da dağ yollarında birlikte seyahat ediyoruz, güzelce soruşturdu. Adıma ve anlamına dair uzun bir konuşma yaptı. Köyün imamı, isimlerin uygunsuzluğu, bazı isimlerin tek olarak konulamayacağı -ilk kez duydum- şeklinde başlayan konuşma Arapça bitti. Kurandan alıntılarla bilingual olarak süren monolog, hayrımıza edilen dualarla süslenirken, her nefes molasında "evet, evet, çok güzel, çok güzel" diyordu. Bir konudan ötekine atlıyor, ama ben bir türlü konular arasındaki bağlantıyı kuramıyordum. Arabadaki iki kişiden biri diğerine abi, öteki de ona dayı diyor, ben bana bilmediğim yerden soru gelecek diye korkuyordum.
İster inanalım, ister inanmayalımmış, Hacı Adem geçen sene eşini kaybetmiş, bir oğlu varmış, arayı anlayamadım, bi hanım almış getirmiş, hanım 55 gün 55 gece bununla kalmış. Anlayamadığım bir şeyler olmuş, kadın evden gitmiş. Ne hikmetse kadın gidince Hacı Adem'i jandarmalar sıkıştırmaya başlamış; kadının tanıdığı bi jandarma varmış, o söylemiş, bütün jandarmalar, başlarında binbaşı -başka hiiiç işi olmasa gerek ki- Hacı Adem'e sorular sormaya başlamışlar. "Türkiye'nin başında kim var?" demişler, "Atatürk hakkında ne düşünüyorsun?" demişler, hepsine cevap vermiş, "Atatürk nizamsız şeriatı kaldırdı. 80 yıldır da bu ülkede nizamsız şeriat vardır" demiş, anlayamadığım bir şeyler daha eklemiş. Jandarmalar çok kızmış, kovalayıp sıkıştırmışlar, ateş etmişler. O kadın kışkırtmış çünkü jandarmayı. Zor kurtulmuş. Gürcistan'a kaçayım demiş, engel olmuşlar. Jandarmaların Gürcistan'da tanıdıkları vardır, seni orada bulurlarsa hemen teslim ederler, sen burada kal demişler. Razı olmuş evinde saklanmış. Benim avukat olmam çok güzelmiş. Ankara'ya sık gelirmiş. Oran'da Panora alışveriş merkezini gezmiş, çok beğenmiş.
Konuğumuz ve ilginç konuları eşliğinde Kastamonu şehir merkezine geldiğimizde Hacı Adem Anadolulu yanını elbette ortaya koydu. "Bahçemde eriğim var, vişnem var, bilmiyorum dut kaldı mı, şoför abi, n'olur bak ölümü öpün gelin koparın koparın yiyin. Siz beni buraya kadar getirdiniz, avukat hanım ben sizi boş komam." O kadar ısrar etti ki, gittik Hacı Adem'in evine. Bahçeye iner inmez bir an gözden kaybolup dönen Hacı Adem üstünde köyünün adı, kendi adı ve telefon numarası yazan kağıdı şoför beye uzattı, "Al, dursun sende lazım olur" diye. Dutları duruyordu, koparıp koparıp avcuma doldurdu. "Yiyin yiyin, allahını seversen daha yiyin."
Asıl derdine gelmişti artık sıra, "avukat hanım" dedi, yüzünde o hep aynı gülümseme, "Beni yanlış anlamazsan senden bi karı istiycem. Şöyle zengin olsun ama, zengin bi kocakarı bul bana, ha?" Telefon numarasının neden verildiği belli olmuştu. Şoför bey duruma yatarak müdahale etti, "Dur hele dayı, sen avukat hanımı ne sandın! Yok öyle şey." Biraz kızmıştı duruma, ama dayının yaşı ve epeyce bunamış olması kurtarıyordu onu, sonradan söylediği gibi: "Afedersin pezevenk yerine koydu avukat hanım!" Bana kalsa Hacı Adem'le konuşmaya devam eder, sohbeti bu noktadan koyulturdum. Ama "avukat hanım" raconu işi bozuyordu. Şoför bey "Hadi dayı, sağolasın yolcu yolunda gerek" dedi.
Hacı Adem arkamızdan sesleniyordu, "Kalın bu gece burada, ev de müsait!" "Sağol, biz gidelim" dedik, dikiz aynasında dua ediyordu. Ben Hacı Adem'i pek sevdim, yaşlı, yalnız, saf ve biraz deliydi.
vay anasını. hep derim, tr'de herhangi bir yolculuk, nice yol filminden daha orijinal maceralar içerir.
YanıtlaSilayrıca, amcanın isteğini şoför gibi yorumlamamalı. topu topu çöpçatanlık istemiş. ben de isteyebilirdim aynı şeyi.
gözümüz yollarda kaldı :)
YanıtlaSil