Cuma, Haziran 8

Arbeit macht unterwürfig! *

Yorgunum ben, çok yorgunum. Bohem olmak için gerekli vasıfları taşımıyorum belki, belki rint özentisi demek daha doğru bana; belki bu ikisi arasında benim zihnimde oluşan kadar büyük anlam farkı da yok, belki bu yüzden kızılmayı "hak ediyorum". Ama yorgunum. Olmak istediğim tek bir yer var, nokta atışı ışınlayın beni. Boş boş dolanmak, bol bol uyumak, çokça geyik yapmak istediğim. "Ay şuna bak, pis tembel!" demeyiniz (ya da diyiniz siz bilirsiniz), mesleki alışkanlıktır laf sallayınca altını doldurmak.

Çalışma etiği maskesi altında bir disiplin ve ödev etiği geliştirmek kolay olmuştur, gururu veya onuru, anlamı ya da amacı boş verin, kendinizi harcamakta bir mantık bulamasanız da niçin zorladığınıza bir anlam veremeseniz de tüm gücünüzle, her gün ve her saat çalışın! -çalışmalarının başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile- Bu ödev anlayışı sayesinde mülksüzler çalışıp durmanın kendi yükümlülükleri olduklarına inandılar, bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların, kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırma aracıdır. Dini metinler de bu ödev anlayışını desteklemektedir.

Çalışma etiğinin içselleştirilmesiyle, “Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar, bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır”. Bu uzman ve ahlakçılar, büyüklerin günde 15 saat, çocukların günde 12 saat sağlıksız koşullarda çalışmalarını kutsayarak, “çalışma sayesinde büyüklerin kendilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söyle[mek]” iki yüzlülüğünden de utanmamışlardır. “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek” yargısı bu anlayışın ifadesidir.




"Arbeit macht frei."
Sachsenhausen toplama kampının ön kapısı.


Russel, buna "Esir Devleti"nin ahlâkı der. Ünlü toplu iğne örneğini de bu noktada devreye sokar. Diyelim ki bir grup insan dünyanın ihtiyacını karşılayacak kadar toplu iğne üretiyor. Bu arada biri çıkıp aynı süre içinde iki misli toplu iğne üretmenin yolunu açan bir buluş gerçekleştiriyor. Ama yazık ki dünyanın iki misli toplu iğneye ihtiyacı yok. Russel, bu noktada mantıklı bir dünyada toplu iğne üretiminde çalışan insanların günde sekiz saat yerine dört saat çalışma düzenine geçmeleri gerekir, diyor. Oysa bu, esir devletinin mantığı açısından tehlikeli. İnsanlar sekiz saat çalışmaya devam eder. Toplu iğne fazlası olur. Kimi toplu iğne üreticileri iflas eder. Bu sektörde çalışanların yarısı işten atılır. Kalanlar yine çok çalışmaya mahkum edilir.
.....
Kapitalizmin çalışmaya zorlayan, emeğin onuru diskuru, sosyalizmin acıklı uygulamalarında da karşılığını buldu ne yazık ki. Emeğin fetişleştirildiği, mutluluğun kendini üretime adamış, çalıştıkça daha çok çalışmak isteyen emekçinin ufkuna gerildiği dünya tasviri Kropotkinlerin, Bakhuninlerin çığlıklarını boğarak kaçınılmaz akıbetine bakıyordu. Esir devleti, yüzyıllardır insanlığın üretebildiği tek model olarak kaldı.
İnsanların boş vakitlerini değerlendirebilmeyi öğrenmelerine fırsat tanımayan bir düzen bu. İçinden değiştirmeye çalıştıkça müebbed sıkıntıya mahkum ediliyoruz. Yalnızca daha çok ücret, herkese iş ve benzeri savsözlerle mücadelemizi adlandırdığımızda hayatı toptan ıskalıyoruz. Özgürlük sandığımız, köpek gibi çalışabilmek, kullanmaya kışkırtıldığımız, aslında ihtiyacımız olmayan binlerce ürüne sahip olabilecek parayı kazanmak.


Ve son...

Herkes yeni bir çamaşır makinesi, yeni bir bilgisayar programı, yeni bir gömlek için boş zaman ve tembellik hakkından feragat ediyor. Giderek yalnızca çalışan, ancak çalıştıkça kendini gerçekleştirebilen canlılar oluyoruz. Bu yüzden insanlar işsiz kaldıkları anda sudan çıkmış balığa dönüyor. Kendi zamanını, kendi gönlünce kullanma bilgisini edinemediği için, kendi hayatından kaçmanın bir yoluna dönüşmüş iş hayatı sona erenler aramızda mustarip ruhlar gibi geziyor. Tüketime, ticaretin albenisine sunulamayacak hiçbir kişisel zaman değerlendirmesine alan tanımıyor bu korkunç makine.
Tembellik, insanın en insani hakkıdır. Emeğin kutsallığı safsatasına karnı tok olanlar özgürlüğü tanımlamaya en yakın duranlardır. Çalıştıranlara iktidar, çalışanlaraysa emeğin kutsallığı, öyle mi?
Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.


Çıkıyorum, bugün cuma, bir saat erken terk ediyorum büroyu. Wanga ile buluşmaya gidiyorum, çünkü Wanga'yı çok sefiyorum. (Bu yazıda Wanga'dan bahsetmeliydim/mişim.)


* Çalışmak köleleştirir.
** Bu yazı alakasız bi çağrışım üstüne yazılmıştır.

4 yorum:

  1. Ben bu islerden derinlemesine anlamam. Ne de olsa sarkici kismi bilmez boyle seyleri! :oP

    Ama benim anladigim kadariyla kapitalizm, Protestan inanisli ulkelerden cikmis. Cunku Protestanlar'da cok guclu bir calisma etigi, cok calisma gerekliligi ve bu gereklilik yerine getirilmezse hissedilen/ hissettirilen sucluluk duygusu var.

    Ben burada, Amerika'da bunu yasiyor, etrafimda gozlemliyorum.

    Ama tabii, ben bilemem. :o)

    www.elifsavas.com/blog

    YanıtlaSil
  2. Yorgunluktan bitap düşene kadar aylak aylak gezelim bu akşam...Dönelim artık hayata ki o da bize dönsün...
    yaşasın tembellik, yaşasın kaos:)

    YanıtlaSil
  3. @elif, valla keşke herkes sizin kadar bilse :) ah o suçluluk duyguları yok mu işte...

    @wanga, yine yapalım diycem şimdi, ne zaman yapalım, haftasonu, niye şimdi iş var, duruşmaya gidilecek, öğleden sonra keşfe gidilecek, arada karar taranacak... hafta içi=iş günü. kim uydurduysa artık. (protestanlarmış işte, pisler :D )

    YanıtlaSil