Pazartesi, Mart 30

Çemçük yemiş yazı.

"Kesin olan tek şey gelecektir; çünkü geçmiş durmaksızın değişir."

Ne hangi coğrafyanın atasözü olduğunu hatırlıyorum bu sözün, ne de sözü söyleyen arkadaşımın, Laia olor, bunu hangi kitapta okuduğunu. Cümleyi söylediğinde az biraz sarhoştum, üstüne koca koca sayfalar dolduracak kadar yazabilirdim o an. Kişisel tarihlerimizin tarihçileri olarak belleğimizin bize oynadığı oyunlar, bizim belleğimizle oynadığımız oyunlar bir yanda. Hatta "kader". Toplumsal belleklerin yanıltıcılığı, hele de şimdi canım hiç girmek istemiyor ama, örneğin Muhsin Yazıcıoğlu ölümü bu kadar yeni bir vakıayken, iyi baba, iyi eş, adam gibi adam, temiz siyasetçi mertebesine -ne ara- yükselivermişken. Geçiniz...

Ermenilerden neden özür dilemediğime dair yazının* "Laia'ya ithaf 1" adını taşıması 2'nin bu cümleye dair olacak olması ve yine Laia'ya ithaf edilecek olması idi. Ve hatta ithaf 3 de Aslı Erdoğan attırgaç tutturgacı -özetle hadi beah diyen- bir yazı olacaktı. Daha önce de dizi şeklinde gidecek bir yazıyı, şu film aşkları mevzuu, yarım bırakmıştım. Not alma alışkanlığım olmadığından geliyor bunlar başıma. Sonra afedersiniz kalıyor işte böyle ortada.

Bu alıntı ile başladım, üstüne yazacak çok şey olduğu halde harcamak için belki de.
İşin özü şudur ki; (hukukçu ağzı yapma bana) yazmadığım, yazsam da teklediğim şu dönemde neler oldu anlatamam. Çok ayıp ya da çok gizli şeyler olduklarından değil ha, geçmişimin belleğimdeki izi her an değiştiğinden. Çok mu canım yandı? Sahi? Bilmiyorum ki? Hala yanıyor da, ayırt mı edemiyorum yoksa? Yoksa... bir derdim yok da, can sıkıntısından ve bolca da şımarıklıktan mı yakınıyorum durumdan? Bilmiyorum inan. Çok da önemsemiyorum.

Çünkü bir tek benim başıma gelmiyor, kimsenin kendi duygularını/belirsizliklerini kısa sürede sağlıklı tahlil edemeyeceğini öğrendim. Zaman lazım ya hani, lazım ki bellek işini yapsın, konturları çizsin önce, gölgelerini boyasın, sonra silsin tekrar, belli belirsiz bir kaç kıvrım/kıvranım kalıncaya kadar.

Na şuracığa özeti şudur diye diye dört yazının malzemesini de saçıverdim. O da en az! Uzatıp yazacağım da n'olacak?
Ne diyordum, yazmadığım sürecimside şu oldu bu oldu, gereksiz, hem ne oldu ki sahi? Süreç falan, bunlar büyük laflar üstelik, bitti mi ki ola derler adama.

Blogda daha evvel yazmıştım, bir yanlış anlama sonucu güzel bir hevese kapıldığımı (sevgili düşük cümle kurma diyor, ama ben kiim, cümleyi kafa üstü düşürmemek kiim): Her gün üç gün önceye kadarın günlüğünü tutmak. "Bugün" olan şey, "dün" olduğunda nasıl kalıyor aklımda, "evvelki gün" olduğunda ne kadar taze, ne kadarı durulmuş, duygu durumu, yoğunluğu ne yönde değişmiş. Yosa "bugünkü" olay "evvelsi" yani aslında ertesi güne bahsetmeye değmeyecek hale mi gelmiş/gelecek... Her gün önceki üç günü kapsayacak şekilde yazılacak, haftalık - aylık gözden geçirmeler de serbest. Maksat tamamen bir iç yoklama, kendini tanıma. Anlık tepkilerimin, ya da duygularımın, düşüncelerimin ne kadarının kalıcı niteliği olduğunu, ne kadarının sabun köpüğü meşguliyetler olduğunu tahlil edebilmek ve zamanımın ve dolayısıyla da hayatımın ne kadarını neler için harcadığımı kendi gözümle, ama nispeten uzakta duran gözümle irdelemekti. Hiç başlamadım bunu yapmaya. Alıntı cümle ile buyurup buradan da yakabilirim misal.

Kestik!
Gir or'dan jenerik müziğini: Bliss'ten geliyor, A Quiet Conversation.

*Ermeni - özür demişken, QM'den özür diliyorum ben daha ziyade. Hala "sorumluluk kapsamı ve kişi ile yaşadığı coğrafyanın tarihini bağlayan şey nedir" konulu bir mail borçluyum kendisine.
-Vallahi özür dilerim.

4 yorum:

Ekmekcikız dedi ki...

Yazı çemçük filan yememiş, inanın.:))
Şu "çevrimsel fasılalarla günlük tutma" fikriniz çok hoşuma gitti.
Fakat, öyle bir sürekli kendinizi analiz etme, tekrar analizi analiz etme filan biraz yorucu olmaz mı diye tereddütteyim.:)

erhaNBey dedi ki...

bence 'çevrimsel fasılalarla günlük tutmak' imkansız.

şöyle ki:
ilk yazdığınız günlük artık ait olduğu güne dair bir tespit olarak sonraki gün yazılan günlüğü manüpüle edecektir.

böylece hiç bir zaman ilk gün yazdığınız veya ikinci gün yazdığınız olmadan üçüncü gün ne yazardınız şeyini ayırt etmenize dair bir ölçüt elinizde olmayacaktır.

hmm..

ne diyorum ben ya...

Ekmekcikız dedi ki...

Erhan Bey,

"İmkansız" olabilir tabii ki!
denemeye değmez mi?

Doli Hanımın fikri, benim gözümde eski ilkokul alfabesini canlandırdı.
Şöyle:
Kapakta bir kız çocuğu, elinde üzerinde alfabe yazan bir kitapla ve sevinç içinde koşturmaktadır. Bilin bakalım elindeki kitabın kapağında ne vardır?
Yine elinde alfabe yazan ve sevinçle koşturmakta olan bir kız çocuğu!
Ve bu görüntü, böyle, içiçe içiçe devam eder durur.

Anıları tekrar tekrar ve yine yazmak bu görüntünün yazınsal izdüşümü olamaz mı?

doli incapax dedi ki...

önce yoruculukla ilgili sonra imkansızlıkla ilgili beyanatta bulunayım.

bence de yorucu, devamlı bir kendini dinleme hali demek bu, ki pek de "benlik" bişi değil. bunu dönem dönem duyguların, fikirlerin, gündelik yargıların tartılması icap ettiğinde bir terapi olarak görmüştüm. kendini tartmak babından. bir adım uzağımdan kendime bakıp daha objektif olabilmek amacıyla.

imkansızlık ise, bilmem ki, hak payı mutlaka vardır. ama sanıyorum imkan dahilinde olup olmaması kendimize ne kadar dürüst olduğumuzla ilgili. manipülasyon biraz da bu terapötik yazışın doğası gereği bence. sallamaca:

1. gün, hiddetten köpürerek bilmem neyimin diş macunu tüpünü ortadan sıkışına sektirdim.
-günlük rutin
2. gün, sinirim yatıştı, keşke o kadar bağırmasaydım. ama o da öyle sıkmasaydı tüpü.
-günlük rutin
3. gün, tüp mü? piknik tüpü mü? n'olmuş?

olur mu acaba böyle sallamaca bir süreç? ya da bu olmuyor diyelim; aksine, 3. gün "evet lan çok haklıyım, en haklıyım" diyorsam daha mı sağlıklı bakmış olurum haklılığa?

kendimle başbaşayım, kafamı toplamak için yazıyorum, kimseye bişi ispatlama gayretinde değilim, içten içe yanlışı biliyor ama kağıda dökmüyorsam bile diyelim ki iç sesim bunu yazmış olacak aklıma...

bilmem ki erhan bey, ne dersiniz bir ölçüt olmaz mı?