Geçenlerde İstanbul'daydım. Hazır oradayken Dali sergisini kaçırmam söz konusu olamazdı... Sergi Emirgan'da Sabancı Müzesi'nde. Beşiktaş'tan Sarıyer otobüsüne bindim, şoföre sahil yolundan gidip gitmediğini, Sabancı Müzesi'nden geçip geçmediğini sordum, her ikisine de evet'i alınca geçtim oturdum. Boğazdan gitmediğimiz açıktı, Levent'in birini, dördünü gördüğümüzde çoktan işkillenmiştim ama olan olmuştu, etrafı seyretmeye verdim kendimi. Maslak, -galiba- Taşkışla falan derken bildiğin orman yüksekçe bir tepenin üstünden nihayet deniz göründü. Sorun şu ki görünen deniz ufuk çizgisine doğru gidiyor. Bildiğin Karadeniz ayol bu! Ramak kalmış. Şoförün yanına dikiliverdim, ben Sabancı Center anladım sizin dediğinizi dedi. "Çok iyi ettiniz, şimdi tarif edin o zaman bana, nasıl Emirgan'a gidicem ben" diye -bence son derece hafif yollu- çıkıştım şoföre. Çünkü zamanım çok kısıtlı, çünkü o gece Ankara'ya dönüyorum, çünkü yolumu banka şubelerinin adlarına bakarak buluyorum, çünkü bir sürü çünküm var!
Yolculardan biri, sıcak iklim insanına has bir atlayışla "Ben de Ortaköy'e gidiyorum, size yardımcı olayım." dedi. Sırf yol göstermek için erken indi otobüsten. Belli o kadar saat otobüste dili şişmiş, lafa Dali'ye mi gideceksiniz diye başladı, cevaben bir tek "evet" alınca duramadı, "İspanyol'du di mi o?". Beşinci dakika itibarıyla nerde okur, ne iş yapar, kız arkadaşı nerde oturur, anaları babaları, hatta kızın dayısı necidir, ne zaman evlenip nereye yerleşeceklerdir hepsini anlatmıştı sağolsun. Ankaralı olduğumu öğrenince "Belli" dedi, "otobüse disiplin getirdiniz!" Gülmekten altıma işerdim normalde bu tespit karşısında ama doğma büyüme Ankaralı olduğumdan ciddiyetimi koruyup az güldüm. "Bu kadar güzel değil elbette Ankara, ama düzenlidir" diyecek oldum, "belli" diye başladı yine lafa, "hata payı yok".
Yolculardan biri, sıcak iklim insanına has bir atlayışla "Ben de Ortaköy'e gidiyorum, size yardımcı olayım." dedi. Sırf yol göstermek için erken indi otobüsten. Belli o kadar saat otobüste dili şişmiş, lafa Dali'ye mi gideceksiniz diye başladı, cevaben bir tek "evet" alınca duramadı, "İspanyol'du di mi o?". Beşinci dakika itibarıyla nerde okur, ne iş yapar, kız arkadaşı nerde oturur, anaları babaları, hatta kızın dayısı necidir, ne zaman evlenip nereye yerleşeceklerdir hepsini anlatmıştı sağolsun. Ankaralı olduğumu öğrenince "Belli" dedi, "otobüse disiplin getirdiniz!" Gülmekten altıma işerdim normalde bu tespit karşısında ama doğma büyüme Ankaralı olduğumdan ciddiyetimi koruyup az güldüm. "Bu kadar güzel değil elbette Ankara, ama düzenlidir" diyecek oldum, "belli" diye başladı yine lafa, "hata payı yok".
Yanlış bilmiyorsam Avrupa dillerinde şehir ve şehir adları dişi sözcükler. Şehir bana da hakikaten dişi gelir hep. Farklı farklı kişilikleri, güzellikleri ve kaprisleri olan kadınlardır şehirler. İzmir mesela, şımarık, biraz da kahpe hani, amma çok da cilveli bir kadın. Muğla, savruk, baba ocağından kaçar kaçmaz kabak çiçeği gibi açılmış, al yanaklı köylü güzeli. İstanbul... rakısı bol bir gecelik kaçamaktan sonra bir hafta sarhoşluğunun sürmesi gibi çarpar adama tokadını.
İstanbul... şehvetli, hırçın, delice aşık olduğum sevgilim. Ankara... belki bezgin, belki yaşlı - yıllardır koynunda uyuduğum anaç, şefkatli, sadık eşim. Ve ben başka kadınlarla kaçamak yapsam da, hep karıma dönerim.
O döndüğüm kucak beni usandırır, sıkıp boğar kimi zaman. Habire boğaz beslemekten, rutubeti almış yürümüş, tuzluğunda tuzu topaklanmış, kavrulmuş soğan kokusu duvarlarına sinmiş mutfaklar vardır ya, Ankara o mutfaktaki kadın olur bazen. Gece koynuna girdiğimde alacağım kokuyu bildiğim kadın. Dedim ya başta, yakın zamanda İstanbul'daydım işte, varmayın üstüme, güzel söz çıkmıyor ağzımdan başka.
10 yorum:
Sehirler ancak bu kadar guzel anlatilabilirdi. Istanbul'da gecen universite yillarindan birinde yolum Ankara'ya dustu. Taksiye bindim. Taksici amca Istanbul'da rastlanan soforlere gore bir garipti, cok kibardi, cok saygiliydi. Dedim ki vay anasina Ankara'nin taksi soforleri bile bir degisik :) Istanbul'un o karmasasindan o hizli akisana gore Ankara'da zaman daha bir yavasti o zaman. Simdi nasildir bilemem ama.
Biz de universitedeyken bir arkadasim ve annelerimiz olarak gezmeye gittigimizde Istanbul'a -ki ilk gidisimiz degildi-, muze, saray vs. gezerken bizim Ankarali oldugumuzu tahmin ediyorlardi hep kapidaki gorevliler vs. Tuhaf bir durum:) Neyse ki sonraki gidislerimde boyle birseyle karsilasmadim;) Ve fakat, "dogma buyume Ankarali oldugumdan ciddiyetimi koruyup az guldum" esprisi superdi, ben cok guldum. Gerci simdi bu Izmirli bir kadinin gulusu gibi koyver gitsin cilveli hatun seklinde degildir eminim.
Evet, Ankara duzenli, "aman dikkat edin" yollu konusup soyan insanlarla dolu degil, universiteler, dolayisiyla universite ogrencileri, yuksel civari, ODTU ve onun muhtesem kampusu var ama o kadar yani. Bir de ilkbaharla sonbahari guzeldir, gunbatimlari guzeldir (o da kirden tozdan bittabi). Senelerdir bi baska hayat gormedi kendisi.
istanbul/konstaniyye, öyle bir kaçamaktır ki, ertesinde kırk tas su da dökünsen artık kurtuluş yoktur; arınamazsın o günahlarından. ve merak etme, yeşilçam filmlerindeki ucuz, kaldırımda, neonlar altında iş tutan bir fahişe gibi çeker insanı kendine. yeniden ve tekrar tekrar. bir süre sonra sabahları başın ağrımaz olur, ağrısa da takmaz olursun ya, neyse :))
bir kere girdi mi bu şehrin zehiri içine, hele de iyot kokusunu da çektiysen iyice, artık o ankara, sadık eşin, asla eskisi gibi görünmeyecektir gözüne.
yazı da yorumları da pek hoş. o dil şişme hali de istanbul'a özgü sanki. ankara veya izmir'de olmuyor pek. ama istanbullular hep ortak konuları 'yol'dan girip nerelerden çıkabiliyor.
bir de bilgiçlik yapma fırsatı buldum. taşkışla gümüşsuyu'nda, senin dediğin ayazağa kampüsü olmalı.
çok hoş bir yazı olmuş. okumaktan hayli zevk aldım. istanbullular da istanbul'u hem sever hem de ondan nefret eder. fırtınalı bir aşk gibi nihayetinde... ;)
Ben de renkleri olduğuna inanırım kentlerin...
istanbul beyazdır mesela...
beyaz barışı simgeler bu yüzden ASİLDİR;istanbul gibi:onca insanın yaşadığı ama küçük şehirlere inat, herkesin gönlünce davrandığı...
beyaz, diğer renklerle karıştırıldığında diğerini kendi benzerliğinde değiştirir...güçlüdür baskındır...
İstanbul gibi, ya içine daldığın ya da onun çekip aldığı…
beyaz bir parça gökyüzüdür, özgürdür ...bütününü görmek mümkünsüzdür..oldukça güçlüdür en azından öyle görünür... istanbul gibi bir yamacında istiklal'i bir yamacında çoktan unutulmuş kenar mahalleleri barındırdığı…
beyaz ana renktir...hiçbir karışımdan oluşmaz ancak kendisiyle varolur, istanbul gibi kendi tarihiyle hem güçlü hem zengin kaldığı…
istanbuldaymış geçenlerde!! utanmaz.
çok teşekkür ederim, mahçup ettiniz beni.
nikita'ya not, ben yine kaybettim seni, potakallı lokum'a bakınıyordum ama yanlış yerde arıyormuşum.
sugibi'ye izahat, iş için gitmiştim, kızacağını biliyordum vallahi de billahi de ama inan hiç vakit yoktu. yine de kızacaksın biliyorum :)
bir oraya bir buraya sallanıp duruyorum. şimdilik bir mani olmadığı sürece wordpress'teyim.. ;)
Gecenlerde Ankara'daydim. Hazir oradayken, kosarak kaleye ciktim. Kale girisinde bir bakkal var, sahibi olan amca kendi yapiyor sattigi dondurmayi. Kalenin cocuklari etrafini sarmisti.. Ben de yaklastim ister istemez. Guvercin besleyen evlerin guvercinleri kacip kalenin surlarina konuyor ve insanlardan hic korkmuyordu. evet elimde kalan kulahi bir guvercinle paylastim. Gecenlerde Ankara'daydim. Pirinc Han'a gitmemek olur muydu? Avlusunda oturup cay ictim, ispanakli gozleme yedim, hanin duvarlarinda yazili Han Duvarlari siirini bir kez daha okudum. Serpus'a cikip orta cag sapkalarini bir bir denedim, tum parama kiyip bir plak satin aldim komsu dukkandan ve nasil en sevdigim kismini en sona saklarim yemegin; Dukkan'la bulusmak oyleydi. Icine girmekle birlikte, zamanin disina ciktim. Antikalarin simarik hikayelerini, bilge anlaticinin agzindan porselen fincanlarda cay icerken dinledim. Bu han benim kalbimdeki tum ofkeyi, tum uzuntuleri damitiyor. Iste bunu ne yapsam anlatamiyorum. Gecenlerde iyi ki Ankara'daydim.
Yorum Gönder