Çarşamba, Eylül 27

"Ben ki her baba gibi severdim oğlumu, ayağı taşa değmesin isterdim, kıyamazdım, ama bizleri enayi yerine koyan, kirli çıkarlarını korumak üzere, yavrumu, yavrularımızı ölüme gönderen, bunun adını da, vatan hizmeti koyan haramzadeler, ölürsek şehit kalırsak gazi olacağımızı söylüyorlar, oysaki çocuğum / çocuklarımız fillerin tepişmesinde arada kaynayıp gitti, Niyazi oldu.
.....
Hakkımı helal etmiyorum, kirli politikalarınıza, kurban ettiğiniz çocuğumda, hiç kimsenin şehidi falan değil, bundan böyle de askere gönderecek, kurbanlık çocuğumuz yok, vicdani retçi olup ceza evinde yatsınlar."

Çarşamba, Eylül 20

Brazil


Henri Cartier-Bresson

Karnaval bi de kumsal: Brezilya, hep gitmeyi düşlediğim ülkelerden. Ancak Amerikalı bir turistin ağzına yakışırmış meğer bu sözler, Amerikalı dediysem, kuzeyli olanı.

Hafta sonu City of God'la (Cidade de Deus - Tanrıkent) tanıştım nihayet. Kritik yazabilenlerden değilim, tek diyebileceğim izlenmesinin farz olduğudur. Kesilmeyi bekleyen bir tavuğun kafasından geçenleri, ne hissedebileceğini görmek için en azından. Film boyunca tekrarlayan iç ses eşliğinde: "Ama... ama bunlar bacak kadar çocuk daha!" Film ya ne de olsa, kurgu ya bu çıplak şiddet, alıştığımın aksine son sahnede beliriyor can alıcı açıklama, "Gerçek bir hikayeden alınmıştır."
Film bitince "gerçek" hayata dönüp yakın geçmiş haberini hatırlıyoruz beraberce,
"Brezilya'da sadece geçen yıl yaklaşık 36 bin kişi ateşli silahlar nedeniyle hayatını kaybetti.
Ülkede her 15 dakikada, bir kişi silahla vurularak ölüyor.
Dünyada en fazla insanın silahlar nedeniyle öldüğü ülke olan Brezilya'da 25 yaşını geçmiş herkes, silah satın alabiliyor.
"Hayır" kampanyasını yürütenler, böyle bir yasağın Brezilyalıları silahlı çetelere karşı savunmasız bırakacağını savunuyorlardı. Yasağa muhalefet edenlerin başında kentlerde 'favela' (bizim Tanrıkent) diye de bilinen, kenar mahallelerde yaşayan insanlar geliyor."

... ve ... Brezilyalılar Ekim 2005'te düzenlenen referandumda, ülkede silah satışına yasak getirilmesini %64'lük oyla reddetti. Amaaaan, bize neyse! Brezilya ne be, ta dünyanın öbür ucu!

Fotoğrafa not: İkinci Bresson blogdaki. Hayır, Brezilya değil, İspanya. Hayır, 90'lar değil, 30'lar, sanıyorum İç Savaş zamanı. "Niye bu yazının tepesinde peki?" diye soracak olanları yanıtsız bırakıyorum, gıcıklığım üstümde üzerinize afiyet.

Perşembe, Eylül 14


Garden of Selves

Unutmadan, bu kutucukları da Robert & Shana ParkeHarrison Wanga için (ki yakın geçmişte kendisinden alter egom olarak bahsedilmiştir) yapmış. Bu da Erhan Bey'dendi sanırım.

Wanga için bir şey daha, Nick Cave & the Bad Seeds - The Weeping Song. Bu da fidyosu.
Afiyetle.
Benim yazasım yok bu ara, okuyorum onun yerine.
Mesela burayı okuyorum, takdire değer bir iş çıkardığını düşünüyorum geniş yelpazesiyle Erhan Bey'in. Mark Ryden ne zamandır bahsetmek istediğim biriydi, onu da hatırlattı hem.

İlginç resimleri var Mark Ryden'ın da, Helnwein'ın kulakları bir kez daha çınlasın, yine objemiz bebekler, çocuklar. (Ryden'den resim koymayı beceremedim.)


Lui Liu - Catch vs. Pitch

Bir başka galeri linki de Lui Liu. Yukardaki resmin sahibisi.

Burayı da yeni gördüm, günce değil, dünce yazıyor burada "bir asker". Askerliğin ne menem bir şey olduğunu anlamak için, işin vicdani, felsefi yanını görmenin şart olmadığını, hüznü, eşcinselliğin dışa vurulamayışını anlatan "bir askerin düncesi".

Ve... Son olarak Laia. "sorunlardan kaçmanın solcu versiyonu", belki uzun çoraplı versiyonudur. "Neyseki henüz kimsecikler bilmiyor bu sayfayı" demiş, hah hayy sen öyle san. Tekrar yazmaya başlamış tezi bitince. (Link verdim diye kızma!)
İçimiz topluca sıkılıyor yani anacım.

Perşembe, Eylül 7

??

Neredeyse bir buçuk yıl önce yazmışım bunları. Kelimesi kelimesine aynı noktadayım. İnsanoğlu ilerliyor. Evet.

Bi sigara daha...

Nasıl tarif edilir bu ruh hali bilmiyorum.

Boğazıma yapışmış bi çift el. Klavyeye bakıyorum. Harfler her zamanki yerlerinde. Ama biraraya gelip de manalı bir bütün oluşturmuyorlar.
Ekrana bakıyorum, beyaz, içim titriyor.

Hep şanslı saydım kendimi, önce alter egom girdi hayatıma, sonra ortağım, sonra sevgilim. Varlıklarıyla bile mutlu etmeye yetenler. Onlarsız buruk olduğum, ancak onların yanında anlaşıldığımı hissettiğim. Yerli yersiz göz yaşı akıtma nedenlerim.
Düşüncelerim yine paramparça, parmaklarım yetişemiyor hızına. Cümleler kopuk, his sabit...
Kimi dine sarılır tutanabilmek için, kimi bir ideolojiye, kimi zevk bahçeleri arar kendine. Beni ayakta tutan, hayata bağlayansa bu şanslılık belki de.

Bi sigara daha...
Sevgilim, canımın içi, içimdeki ben, sen. Zamirsiz... Canı sıkkın. Çok sıkkın. Aklım, yüreğim, kendimden çok sevdiğim. Yanında değilim. Olamıyorum... Bok ayıramazmış mesafeler.
Alter egom, kötü olduğunu bildiğim, gördüğüm, ama boyutlarını daha bu sabah kavrayabildiğim, kendimi suçlu hissetiğim. Neden daha çok yanında olmadım, neden izin verdim!
Ortağım, az önce kapıyı çarpıp çıkan, müdahale edemediğim, edemeyeceğim. Yanında olsam da sorunlarını çözemeyeceğim. Burada, onsuz olmak istemediğim.

Mutluluk kaynaklarım... Ne garip... Üçü de mutsuz oysa şimdilerde. Hiçbirinin sıkkınlığının, bıkkınlığının nedeni ben değilim. Üçünün de yanında değilim. Yalnız başıma oturmuş arkalarından ağlayabiliyorum sadece. İşler güçler bu kadar mı boğdu, mesafeler bu kadar mı ayırdı...

Yanlarında olsam ne derdim peki, hiç. Sesim çıkmaz ki, boğazım düğüm düğüm. Sadece sarılabilirim. Elim kolum bağlı, sarılırım. Canım yanıyor.
Eskiden ağlamazdım ben. N'oluyo! N'oldum ben...

(Alter egom olsa şimdi yanımda "Anca zırlarsın sen zaten!" derdi.
"Anca zırlatırsın sen zaten.")

Pazartesi, Eylül 4

"Çalışmak insanlık onuruna aykırıdır." diyodu orda bi yerde,
"hala mı üye olmadın" dedi.
Direnmedim. Tüm günüm gitti.

Adli yılımız hayırlı olacak yarın. Ben n'aptım?
İnsanlık onuruna yaraştım.

Cumartesi, Eylül 2

Yine Ursula.

"O gezegeninde beş bin yıldır savaş yaşanmamıştır," diye okudu, "ve Gethen'de hiç savaş olmamıştır." Gözlerini dinlendirmek amacıyla ve Tikuli'nin yiyeceklerini yuttuğu gibi kelimeleri lop lop yutmamak için kendisini yavaş okumaya alıştırmaya çalıştığından okumayı kesti.
"Hiç savaş olmamıştır."
Sözler bütün parlaklıklarıyla apaçık duruyorlardı karşısında, nihayetsiz, karanlık, yumuşak bir kuşku ile çevrelenmiş ve gitgide bu kuşku içine çökerlerken.

Nasıl bir dünya olurdu bu dünya? Gerçek dünya olurdu. Barış gerçek yaşamdı; çalışmaları ve öğrenmeleri için çocukların yetiştirildiği, çalışılan, öğrenilen bir yaşam. Çalışmayı, öğrenmeyi ve çocukları yutan savaş, gerçeğin inkarıydı. Ama benim halkım, diye düşündü kadın, sadece inkar etmesini biliyor. Yanlış kullanılmış gücün kara gölgesinde doğan bizler, barışı kendi dünyamızın dışına yerleştirmişiz: Rehber olan, ulaşılamayan nur. Bizim bütün bildiğimiz dövüşmek. İçimizden birinin yaşamı boyunca becerebildiği tek barış, savaşın devam ettiğini inkar etmek sadece;
gölgenin gölgesi, çifte inançsızlık.

*dahası,
Bağışlanmanın Dört Yolu -
Ursula K. Le Guin