Cuma, Temmuz 28

Sekreter çekiştirme zamanı

Yeni sekreterden hiç bahsetmedik ayıp oldu. Nurbanu'yu (ya da Semiramis'i) "30 yaşındayım, evde kalmış bi kızım ben cinneti" sonucu bizi doğramadan sağ salim evine yolladıktan sonra bi süre sekretersiz deneyelim dedik.
Fena da olmamıştı hani yanında adam çalıştıracak ete buda sahip olmadığımdan. Ama bir saat içinde gelecek müvekkille görüşmeden önce, bi yandan salata yapıp sofra hazırlamak, sonrasında folyo'yla karşılıklı birbirimize kıyamayıp "yok yok, sen dur, bulaşığı bugün ben yıkayım sen de yarın yıkarsın, bak hem su buz gibi, üşürsün sen" mücadelesine girişmek, habire kapıyla telefonla uğraşmak bi yerden sonra tak edince canımıza, hayatımıza Leyla Hanım girdi bir kaç ay önce. Bu defa yakıştırma ad falan değil, kız hakikaten leyla zira, adını doğru koymuşlar.

Leyla bizi azarlamıyor, bizim için şaşırtıcı bi durum bu, ama azarlamadığı gibi temizlik de yapmıyor. Sigara içmediği için, kültablasının dolduğunda alınmasını gerektiğini ve daha önemlisi, elimde sigara varken önümden aldığı kültablasının yerine yenisini getirmesi gerektiğini kavrayamıyor. Fırçalamayı geçtim hadi, en azından sert konuşabilmeyi öğrenmem lazım, o da ayrı.

Öğlenleri fiks mönü uygulaması başladı büroda, "suya atılmış patates pörçükleri" ve "pul biberli naneli pirinç pilavı". Bizden çok eşine acıyorum. Arada bi yanında mutfağa girip yemeğin malzemelerini kavurduktan sonra soğuk su eklememesi gerektiğini, makarnanın salçadan başka eşlikçilere hayır demeyeceğini falan öğretiyoruz. (Dün kimyonlu maydonozlu makarna yaptı.)

Folyo'nun annesi besliyor bizi çoklukla, geçenlerde Leyla girdi odama, "Doli Hanım yemekte bamya var, sıcak mı yenir yoksa soğuk mu?" diye sordu, e sıcak yenir 'bamya' tabii ki, bir saat kadar sonra yemeğe oturabildiğimizde tabaklarımızda dumanı üstünde 'zeytinyağlı barbunya' duruyordu. "Leyla hani bamya? Barbunya bu? Soğuk yenir?" Bizden daha şaşkın bir ifadeye sahipti, "nasıl yani bamya değil mi bunun adı?" Böylece ömründe hiç bamya ve barbunya yememiş, şekillerinden bile habersiz bir insan görmüş oldum. Artık büroda her şeyin adı bamya, "Leylacım bi bardak bamya verir misin?" diyorum, 20 dakika kadar sonra kahvem geliyor.

Folyo buzlu kahve içmeyi sever, gelip bana da soruyor Leyla sağolsun, "Doli Abla, sütten kahve yapayım mı?" Sütten kahve... sütten kahve... Tanrım, bu kız bi tür simyacı!

Perşembe, Temmuz 27

Yazasım var buraya mı, kağıda mı bilinmez.
Onlarca cümle geçiyor aklımdan hiç sözcüğü yok.

Salı, Temmuz 25


Mazen Kerbaj

Hani geçenlerde ben kolay kolay ağlayamam demiştim ya, son bi kaç saatin sıkışmış halet-i ruhiyesi yoktu hesapta. Ağlarmışım.

we are tomorrow's dead

july 15th - 2 pm

at my parents' place in ashrafieh
"like the good old days"

on tv tyr is burning

we begin to hear bombs not so far

evan is with his mum in the mountain. they hear nothing there.
"i am playing at the playstation"

at my parents'. with my parents.
when i was young, my mum was always reassuring.
today, i am not young anymore.
"don't worry mum, the bombs are far from here."


Ne denilebilir ki...
pac'ten alıntı link, iç sıkıntısı, görmemiş bilmemiş olmayı dilemek umarsızca bir kez daha. Ölümü özlemek belki, "Save the Lebanese Civilians Petition", Beyrut'ta bir tanık,

"i slept at 6

i woke up at 10

they bombed 400 meters from my parent's place in ashrafieh

i am not going.

and each time we'll sleep
we'll wake up."

Salı, Temmuz 18

Hamizimmm Yiğidimmm

Bu Hamizcan Turta'yla görüşmek artık pek mümkün olamıyor. Yakınmam, özlediğimden değil (asla). Güldüğümden, allahın tipleme bloggerı.
"1 kaşık bal, üstüne 1 duble rakı boğaz tırmalanmasına iyi gelir. Ramazan ayı münasebetiyle 4 kat günahı vardır. Ama içtikten sonra tövbe edilirse bu günah 3/4 oranında hafifler. Yanlışlıkla sahte rakı içilirse boğaz ağrısını direk kestiği gibi, her türlü ruhsal bunalımdan da kurtulunur. Ramazan ayı münasebetiyle sahte rakı içmenin 12 kat günahı vardır. Ama bu günah üretici ile eşit oranda bölüştürülür. Üretici tövbe edecek olursa onun günahlarının bir miktarı size sirayet eder. Eğer siz de sorgu meleklerini ikna etmeyi başarırsanız sizin sahte rakı içme günahınızın bir kısmı tekrar üreticiye, bir kısmı da tekel genel müdürüne sirayet eder. Tekel genel müdürü eğer ola ki tövbe ya da istifa edecek olursa bu günahları tekelden sorumlu bakan bizzat ya da bakanlar kurulu eşit miktarlarda üstleneceklerdir. Peki bakanlar kurulu diyelim ki üstlenmedi o zaman ne olacak? Tabi ki sizin de tahmin ettiğiniz üzere eşşeğin ki olacak...."
Okurken dinlensin, Johann Sebastian Bach, Concerto pour Viole - Toccata en Fuga BWV 565 in D minor, Kaptan Frank Shipway yönetimindeki London Orkestrası meşki. Hamiz'in naif ruhunu en iyi bu yansıtıyor sanıyorum.

Cuma, Temmuz 14

Suya Yazı Yazmak

Görmedim hiçbirinizi, sesinizi duymadım. Ne zaman gülümser, ne zaman kahkaha atarsınız bilmiyorum. Kolay ağlar mısınız acaba? Ben kolay kolay ağlayamam. İsterim bazen ağlamayı, ağlayamam. Ikınırım olmaz.
Sonra Terminator'un sonunda Arnold "Hasta la vista baby" der, zırlamaya başlarım. Biriktirmiştim ya hani önceden, yığınla ağlanası mevzu, süzülür hepsinin yerine...

Dinlediklerim ağlatır bazen, canımın içindeki... onun canını yakmışlarsa... babasının ayakkabısını - daha küçücükken yaz boyu çalışıp kazandığı parayla aldığı okul ayakkabısını, kıyısında oynadığı dere kaparsa...
Folyo ağlarsa... ben de ağlarım, bilir o da, tutamayacaksa kendini kaçar yanımdan, ağlatmasın beni diye...
Kendi halime bırakılınca ağlayamam da bi türlü... bıçak korkum yüzünden karpuz kesemiyorum diye kapıda elinde koca karpuzla belirip "Dur ben şunu keseyim, seversin sen" diyen arkadaşımı görünce...
Bazen canım çok yanar, kararlar verirken, kararlar... Ağlarım, gözlerim şişer kapanır, bir daha nefes alamayacağımı sanırım. Canımın en çok yandığı anda, kararımı verdiğimde... taş olurum.
"Kahrolmanın" ne demek olduğunu, kelime manasıyla kahrolmayı biliyorum.

Bazen öyle zordur ki her şey, kolumu oynatmak bile, ölesim gelir hemen o anda. Bir gün öncesine kadar belki de, mutlu muydum, kendimi şanslı sayar mıydım, hatırlayamam bi türlü. Nasıl bir şeydir mutlu olmak, silinir aklımdan.

Annemin kanser olduğunu öğrendiğim gün dayanamam, ondan önce ben ölürüm sanmıştım. Kemoterapiyi annem kaldırsa ben kaldıramam sanmıştım, hele hele radyoterapiyi. Meğer yenebilirmiş kanseri. O tatilde, ben işte geçirebilirmişiz yazlarımızı...

Meğer, o an neyse etimize batan, oymuş dünyanın en önemli sorunu. Can yanması kanıksandığı anda, ayağı vuran ayakkabı, ağrıyan baş, yitip giden zaman, hiç dinmeyen yalnızlık hissi... farketmiyormuş.
Anı geldiğinde, hepsinin ama hepsinin unutulacağı unutuluyormuş.

Bana bunları yazdıran... hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım birinin yazdıkları. Mimiklerini, bakışlarını bilmediğim, sesindeki tona aşina olmadığım...
Belki körler şehrinde ayna satmak, belki anla(şıl)mak.

Çarşamba, Temmuz 12


20062006'dan kalan...

Shine!



Yattım ben bi saat kadar önce.
Uyuyamadım,
kalktım,
haberi geldi.

"Syd ölmüş."

Gitmiş...
Now there's a look in your eyes, like black holes in the sky.
Syd ölmüş...

Pazartesi, Temmuz 10

30 - 2

Güzel midir sahi her yaş?
Utandığım bilindiği halde bolca şımartılsam?
Sevildiğimi, hem de çok sevildiğimi hissetsem?
Suratıma yine o koca sırıtış yapışsa?
Aynı gün 16 yıllık arkadaşın hamile olduğu öğrenilse?

Bir sürü teşekkür etsem, ama ettiğim teşekkürler kifayetsiz kalsa?
Yine sevgi kelebeği olsam?

Ve... Geceyarısını vururken içerde saat, aynı anda Time çalmaya başlasa tik taklarıyla?
"The sun is the same in the relative way, but youre older
Shorter of breath and one day closer to death" dese?

Cuma, Temmuz 7

Mutsuzluk Ahlaksızlıktır...

...demiş Ahmet İnam, ve bitirirken eklemiş, "Bu yazıyı elbette kendini sorgulayan bir mutsuz, bir ahlaksız yazdı."
Ahmet İnam'a olan aşkımı anlatmam güç, bi' de ayıp olur zaten. Ama alıntı yapabilirim sanırım ondan.

Hıyaran'dan;
"Güç hıyarda, para hıyarda... Dünyayı onlar yönetirler. Sizin gibilerini kendilerine danışman yaparlar. "Amet, bana kitap yaz, git şu konuyu araştır gel, şu kitabı oku da bana özetle" derler size maaş verirler, ödül verirler. Siz muhallebi çocukları, yazıp duranlar, okuyup uyuyanlar! hepiniz bir yerlere satılmışsınızdır. Devlete, özel şirketlere. Eleştirsen ne yazar, onlara kesenden bağlısın!"
"Bilge dediğin fırlama olur; bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsça'sından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer.
.....Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur.
Bizde bilge, yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur.
Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor.
Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. "
Ha, bi' de, Teo Grünberg demiş ki, "Dünyanın en güzel kızı bile, ancak kendisinde olanı verebilir."

Cumartesi, Temmuz 1

İkinci kez vurdu

sızı'ntı

kısa bir rüyanın içinde uyurken bulduğumda kendimi, sadece bakakaldım; ben’ime. elimi tuttum ve kulağıma fısıldadım; söyleyemediklerimi. belki de aklıma gelmeyenlerdi söylediklerim; hayatımın, engelli ve belirsiz süreli itiş kakış koşuşturmacasında. yorgun düşmüşsün dedim; en son elimi bırakırken ellerimden. kendime bir şeyler daha söyleyecektim, fakat diyemedim.
bazen unutur ya insan, hazırlanmıştır belki de, karşılaşınca söyleyeceğim diye... ama öyle şeyler olmuştur ki ve bunu karşılaşınca anlarsın, kendine kızarsın. elimi tutunca kızdım kendime, iki çift lafım vardı ben’ime. benim bana diyemediklerim, kısa bir rüyanın içinde, dibinde...

Laia'm

...
"İnsanlar anlamsız bir coşku ve aceleyle koştururken, onların bakışlarını yakalamanın keyfine daldı. Onlara bakarken onların ritmine uyduğunu, belki onlardan tek farkının amacın eksiliği olduğunu fark etti. Bu da dışarıdan fark edilemeyeceğinden kendisi gibi birilerinin de onun bakışlarını yakalayıp yakalamadığını, onun gibi gözlem yapıp yapmadığını merak etti. Bu düşünce ilk anda sinirlendirdi onu. Doğal olarak insanların diğerlerine yukarıdan bakmasından hoşnut değildi. Yaşayan tüm canlıların anlamsız bir keşmekeş içine çekildiği bu dünyada, bir de kendileri sanki bunun dışındaymış gibi yaşayanlara hiçbir zaman hoş gözle bakmamıştı. Adımlarını sıklaştırdı, soğuk havayı iyice içine çekti. Sıkılmıştı insanlardan."